Fahri Huvaj - KAFFED Ortak Akıl Toplantısı Yorumu

Salı, 13 Kasım 2012 19:55

 

Bardağın yarısı doluysa yarısı da boştur

Bardağın hep boş tarafını görmek yerine hep dolu tarafını görmeyi, kötümser ve umutsuz olmak yerine iyimser ve umutlu olmayı tercih etmek gerektiğine inanıyorum. Ama en doğrusu, dolu ve boş tarafıyla birlikte bardağın tümünü görebilmek ve ona göre tavır alabilmektir.

Geçmişte, Adığe halkının ulusal varlığını gelecek yüzyıllara/binyıllara taşıyabilmesi için anayurda dönüşün tek geçerli yol olduğunu inançla ve ısrarla savunurken, galiba bardağın hep dolu tarafını görüyormuşuz. Halkımıza bizim de anadilimizi, çok değer verdiğimizi söylediğimiz xabze kurallarımızı, kültürümüzü, ulusal/genetik karakteristiğimizi oluşturduğumuz bir coğrafyaya ait olduğumuzu, bir anavatanımızın olduğunu, orada Adığe olarak yaşamanın mümkün olabileceğini, yapılan kara propagandaların doğru olmadığını anlatabildiğimiz, belki bizzat gösterebildiğimiz takdirde, halkımızın bu ulusal-kültürel değerler için anayurda dönüş amacıyla harekete geçebileceğini, bu yolda çıkabilecek engelleri de güç birliği içinde aşabileceğini… ummuş, beklemişiz.

Ekonominin, maddi değerlerin, o kadar başat ölçüde etkili ve belirleyici olabileceğini, anadil, ulusal kültür… gibi üst yapı değerlerinin o kadar da etkili olmayabileceğini dikkate almamışız. Bardağı tümüyle görebilmiş, alt yapı – üst yapı dengesini kurabilmiş olsaydık, belki daha ayağı yere basan umutlar, beklentiler edinebilir, düş kırıklıklarına karşı daha bağışık ve dirençli olabilirdik.

Bütün bunları, geçtiğimiz hafta sonu KAFFED’in örgütlediği 1.Ortak Akıl Toplantısına yönelik değerlendirmelerde bardağın yalnızca bir tarafını görmenin yanıltıcı veya eksik olabileceğini, resmin tümünü görüp ona göre değerlendirmelerde bulunmanın daha doğru ve yararlı olabileceğini belirtmek adına söylüyorum.

KAFFED’in çağrısı ile yapılan 1. Ortak akıl toplantısı, elbette yararlı ve başarılı geçmiştir. Elbette düşünenleri, düzenleyenleri, emeği geçenleri ve bir görev ve sorumluluk bilinci ile katılanları içtenlikle kutlamak gerekir. Buna kimsenin itirazı olamaz.

Ama planlama aşamasında belirlenen somut hedeflerin neler olduğunu tam olarak bilemediğimizden, etkinliğin de ne ölçüde başarılı veya başarısız olduğunu tam olarak değerlendirme olanağına sahip değiliz. Bununla birlikte, uzun zamandır görüşmeyen dostların görüşmelerini, tanışmayanların tanışmalarını, ulusal sorunlarımızla ilgili olarak görüş ve değerlendirmelerini paylaşmalarını ve katılanların memnun olarak ayrılmış olmalarını dikkate alarak, KAFFED tarafından düzenlenen 1. Ortak akıl toplantısının gayet başarılı geçtiğini söyleyebiliriz.

Ama bunu, neredeyse kutsayacak düzeyde abartarak, böylesi bir toplantının ilk kez gerçekleştiğini söylemek de daha önce yapılmış benzeri birçok toplantıya haksızlık olur, diye düşünüyorum. Halkımız ve kurumlarımız daha önce de gerek anayurtta gerekse muhaceret ülkelerinde geniş katılımlı, hatta bazen ülkelerarası katılımlı son derece disiplinli, düzenli, yararlı ve başarılı toplantılar yapmışlardır. Kuzey Kafkasya halklarının geleneğinde bu tür toplantıları disiplin ve düzen içinde yapabilme yeteneği her zaman var olagelmiştir. Belki bu toplantıda ilk olan, “konforlu bir otelde, konaklamalı ve paralı” olarak yapılmış olmasıdır. Bu da önemli ve ufuk açıcı bir tecrübedir. Bu tecrübe, bundan sonra “arama konferansı” formatında yapılmasını temenni ettiğimiz toplantıların da aynı şekilde “konforlu bir otelde, konaklamalı ve paralı” olarak yapılabileceğini göstermiştir.

Doğrusu bu toplantının da “arama konferansı” formatında yapılacağını ümit etmiştim. Zira birkaç yıl öncesinden beri arama konferansları yapmamız gerektiğini hep konuşur dururduk. Bazı arkadaşlar, KAFFED’in örgütlenme biçimine paralel olarak bölgesel bazda 7-8 arama konferansı yapmayı önerirken, bunun ne denli yüksek bütçeler gerektirdiğini bildiğim ve o bütçeyi bulabileceğimizden emin olamadığım için hiç değilse Ankara’nın doğusunda ve batısında birer ve ikisinin bileşkesi olarak Ankara’da bir olmak üzere üç arama konferansı düzenlemenin yeterli olabileceğini söylüyordum. Ne var ki, yeterli finansman, sponsor bulamadığımız için bunları gerçekleştiremedik. Doğrusunu söylemek gerekirse bu şekilde “paralı” olarak düzenlemeyi de akıl edememiştik. Dolayısıyla çağrıyı alınca, bu arama konferanslarından ilkini yapacağımızı düşünmüş, çok sevinmiş ve heyecanlanmıştım.

1.Ortak akıl toplantısı, bu anlamda bir arama konferansı formatında olmadı. Belki bir konferans, seminer, panel formatında gerçekleşti. Katılımcılar ulusal sorunlarımızla ilgili olarak görüş ve değerlendirmelerini önemli ölçüde paylaşabildiler. Ama hiçbir görüş ve değerlendirme ayrıca ele alınmadı, tartışılıp bir karara bağlanmadı. Ortak sonuçlara ulaşılmadı. Çağrı yazısında öngörülen gündem konuları, aynen bir sonraki toplantının da gündem konusu olmaya devam edebilir. Elbette toplantıda dile getirilen görüş ve değerlendirmeler, değerli moderatörlerimiz tarafından sistemli bir biçimde raporlanırsa, gelecek planlaması ve yönetimi bakımından KAFFED yöneticilerine önemli bir referans olabilecektir.

İtiraf etmeliyim ki, 50 kişinin katılımcı olduğu tek grupluk bir çalıştayda, en önemli sorun süre sorunudur. Söyleyecek sözü, birikimi olan katılımcılar için süreniz üç dakika, 5 dakika denilmesi bir tür işkencedir. Hele bizim gibi söze sohbete idmanlı toplumlar için bu, büsbütün azap demektir. Nitekim birçoğumuz bu işkenceyi yaşadığımız gibi birçoğumuz da bu işkenceyi yaşamamak için söz almamayı tercih ederek, hiç değilse söz alanlara daha fazla zaman bırakmaya çalıştı. Bunu da bir erdemlilik ve özveri olarak görebiliriz.

Şahsen ben başlangıçta birkaç kez söz almış olmama, yeterince anlaşılıp anlaşılmayacağını bile hesaba katmadan, kısa süre içinde olabildiğince çok şey söylemek adına neredeyse makineli tüfek hızında konuşmaya çalışmış olmama rağmen, söylemek istediklerimin belki dörtte birini bile söyleyebildiğimi sanmıyorum. Zaten sonraki oturumlarda özellikle de “40 yıldır aynı şeyleri söylüyorsunuz, bu halk sizin söylediklerinizi kabul etmiyor, yeter artık, yeni şeyler söylemek lazım cancağızım” denilince ve kimse de itiraz etmeyince söyleyecek söz kalmadı. “Yeni şeyler” söyleyecek olanlara daha fazla zaman bırakmak adına hiç söz almadım.

Ama orada söyleyemediklerimi de, fırsat buldukça yazılı metin olarak paylaşmaya çalışacağım. Bu arada şimdilik, bu toplantı da ifade edilen, beni üzen, kaygılandıran ve içimi acıtan bazı noktalara kısaca değinmek istiyorum.

Her fırsatta “anayurda dönüş, dönüş” diye ısrar etmenin, özellikle, dönüş savunucusu olarak tanınan ama toplum genelinde kovsan gitmezler algısı yaratmış olanlar için de, ayrıca gerçekten kovsan da gitmeyecek olan başka insanlarımız için de son derece itici olması anlaşılır bir şeydir. Ama bu, anayurtta ulusal varlığımızı güçlendirmek, muhaceret ülkelerinde anadil ve ulusal varlık anlamında tümüyle asimile olup tükenmemek, ulusal varlığımızı gelecek yüzyıllara/binyıllara taşıyabilmek adına, anayurda dönüşün olmazsa olmaz bir zorunluluk olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bunu gerçekleştiremediğimiz veya bunun yerine daha doğru ve geçerli bir çözüm bulamadığımız sürece, bunu tekrarlamaktan da vazgeçemeyiz. Yüzyıllardan beri insanlar iki kere iki dört ediyor, diyorlar. Uzun zamandır aynı şeyi söylüyorlar diye bunu söylemekten vaz mı geçmek gerekir?! Elbette hayır, bunun üzerine yeni bir şeyler kurmak, eklemek gerekir ya da iki kere ikinin dört etmediğini kanıtlamak. Bu gerçeği kabul ederek anayurda dönüşü gündeme alıp planlamaya, bir takvime bağlayıp olanaklar elverdiğince tez elden gerçekleştirmeye çalışmak yerine, neredeyse dönüşü yadsıyıcı, caydırıcı söylem ve yaklaşımların içimizi acıtmaması mümkün olabilir mi! Ne yazık ki ben,birçoğumuzun ah ne yapsak da dönsek diyecek yerde dönmemek için bahane üretmeye çalıştığı gibi bir izlenime kapılıyorum. Toplumsal örgütlenmemizin odağını oluşturması gereken kurumlarımızda (bir-iki istisna dışında) dönüş planlamasına ilişkin bir girişim hatta bir söylem bile duyamıyorum.

 Biz 40 yıldır ne diyoruz?

Muhaceret ülkelerinde ulusal-kültürel anlamda yok olmaktan kurtuluşumuzun tek geçerli kalıcı çaresi, tez elden anayurdumuza dönmektir. Oradaki kardeşlerimizle birbirimizin eksikliklerini gidererek bütünleşmektir. Orada gördüğümüz iyilikleri koruyup geliştirmeye, olumsuzlukları düzeltip gidermeye çalışmaktır… diyoruz. Yani iki kere iki dört eder.

Bunun üstüne söylenebilecek olan “yeni şeyler” bana göre “anayurda dönüşü şöyle gerçekleştirebiliriz, anayurda dönüşü daha hızlı, daha çabuk ve daha sağlıklı biçimde gerçekleştirebilmek için şunları şunları şöyle şöyle yapmak lazım”biçiminde bir şeyler olabilir. Belki “bugün yeni şeyler söylemek lazım cancağızım”diyenler, bu anlayış ve inançla Anayurda dönüşü gündemlerine alıp irdeleyebilirlerse yeni çözümler de üretebilirler. İki kere iki dört eder denilmesinden bıktık/usandık demenin bir anlamı yoktur.

Peki, benim umduğum ve beklediğim böylesi “yeni şeyler” yerine orada “yeni”olarak neler söylendi?

Demokrasinin “çoğunluk tahakkümü olmadığı, azınlıkların haklarını korumayı, dezavantajlı kesimlere pozitif ayrımcılıkla destek vermeyi içerdiği, dolayısıyla anayurdumuzda azınlık olsak bile korkulacak bir şey olmadığı, her türlü hakkımızın demokrasinin güvencesi altında olacağı…”, bir bakıma anayurda dönüş, dönüş diye ısrar etmeye gerek olmadığı söylenmek istendi.

Acaba orada, katılımcılar arasında, kuramsal olarak demokrasinin ne anlama geldiğini, neleri içerdiğini ve kapsadığını, buna rağmen nasıl bir demokrasi ortamında yaşadığımızı, Anayurdumuzun nasıl bir demokrasi anlayışı içinde yaşadığını bilmeyen birileri mi vardı?

Dahası, “anayurtta nüfus dengesini lehimize değiştirmek için öyle kitleler halinde dönüş yapmaya kalkışmanın 170 milyonluk uyuyan devi uyandırmak anlamına geleceği, onların anavatanlarımızı daha fazla nüfusla doldurarak nüfus dengesini lehimize değiştirmemizi engelleyebilecekleri” yolunda hatırlatma veya uyarılarda bulunuldu. Bir bakıma öyle kötü bir sonuca yol açmamak adına susmak, dönüş talebinden vazgeçmek önerildi.

Evet, dönüşü konu alan özel bir toplantı düzenlenmesi de önerildi. Elbette bunu da görmezden gelmemeliyiz. Umarım ve dilerim ki böyle bir toplantı yapılır ve dönmemeyi haklı çıkaracak bahaneler yerine dönüşün yolunu açacak çareler üretilmeye çalışılır. Bundan ancak sevinç, mutluluk ve gurur duyabiliriz.

***

Neredeyse muhaceret ülkelerindeki hükümetlerimiz mesabesinde olduğu ifade edilen kurumlarımızda asimilasyona karşı ulusal direncimizi arttırabilmek adına anadilimizin daha fazla konuşulması, kullanılması önerimize karşı “bunun çok yanlış olduğu”, “bu kurumlarımızda mümkünse İngilizce, hatta Rusça konuşulabileceği”ifade edildi, yine (belki de format gereği) kimseden ses çıkmadı.

Şayet söylenecek “yeni şeyler” böyle şeylerse bırakalım yeni şeyler söylemeyi, bırakalım, eskilerle avunalım, demek geliyor içimden.

Anadilimizi bilmeyen/kullanmayan, onyıllardır öğrenmeye/kullanmaya çalışmayan, sadece anadilinizi öğrenin demekle yetinen, anadil kursu açmayan veya sadece kurs açmakla yetinip, açılan kurslara bile katılmayan, anadilimizle söylenen bir şarkının sözlerinden de etkilenip içi titremeyen, anadilimizle bir tiyatro eseri izleyipbundan haz almayan, bunun yanında Türkçeyi, Arapçayı, İngilizceyi, Rusçayı… en iyi bilenler arasında yer alan yöneticilerin anadil asimilasyonuna karşı ulusal direnci arttırabilmek adına çözümler üretmesi; Anayurdumuzdan tiyatro grupları getirmeyi, kendi bünyesinde anadilde tiyatro çalışmaları, anadilde edebiyat ve şiir günleri örgütlemeyi, anadili günlük yaşamın bir parçası haline getirecek önlemler geliştirmeyi… düşünmesi beklenebilir mi?! Aynı durumdaki üye ve aktivistlerden bu yönde taleplerde bulunmaları beklenebilir mi?! Bu durumdaki toplumsal örgütlerimizin ve yöneticilerinin bize de anadilimizde eğitim-öğretim hakkı verilsindemeleri beklenebilir mi?! Veya böyle deseler bile bunun bir kıymet-i harbiyesi olabilir mi?! Kimse tarafından ciddiye alınabilir mi?!

***

Kendilerinden çok şey beklediğimiz, ayaklarını yere sağlam basabilirlerse, kıvrak zekâlarından, teknik olanak ve birikimlerinden yararlanarak halkımızın varoluş sürecini uzatabilmek adına önemli projeler üretebileceğine inanmak istediğimiz ve güvendiğimiz, “Ne ABD ne RUSYA…” diye başlayan cümleler kuran genç arkadaşlarımıza da bir çift sözüm var:

 

“Ne ABD ne RUSYA…” demekle ne ABD yok oluyor ne de RUSYA. Nasıl ki, birileri 80 yıldır “Ne Çerkez ne Kürt, hepimiz Türküz Türk” dediği için ne Çerkesler ne de Kürtler yok olmadıysa. Üstelik böyle diyenlerin onları yok etmek için ellerinde güç ve imkânlar olduğu halde.  

Bizim elimizde öyle imkânlar olmadığı gibi, öyle bir niyetimiz de olmadığına göre, bunun yerine “Hem ABD hem RUSYA…” diye başlayan cümleler kurmaya başlarsak ayakları daha yere basan analizler yapabilir, kalıcı, geçerli ve başarılı çözümler üretebiliriz, diye düşünüyorum. İstesek de istemesek de, kabul etmek zorundayız ki, Rusya ve ABD, bölgede ve dünyada yok sayılamayacak iki süper güçtür. Sayısız deneyimlerle biliyoruz ki, var olan, yok saymakla yok olmuyor. Bu iki dünya gerçeğini yok sayarak üretilen çözümlerin, inandırıcı, başarılı ve kalıcı olma şansı pek yüksek olmasa gerektir. Ama bu iki realiteyi dikkate alarak, hatta mümkünse onların da katkılarını sağlayarak üretebileceğimiz çözümlerin, başarı şansı her halde daha yüksek olacaktır.

***

Sonuç olarak; sanırım, hiçbir zaman sempati duymadığım bir kesimin sloganıyla;titreyip kendimize dönmemiz gerekiyor. Bireyler olarak kendimizi sorgulamamız gerekiyor, en küçük bir kasabadaki en az üyeli derneğimizden Federasyonumuza, anayurdumuzdaki DÇB’ne kadar kurumlarımızı masaya yatırıp değerlendirmemiz, gerekirse yeniden yapılandırmamız gerekiyor.  Bunları başarabilirsek her halde yarınlarımıza daha büyük bir ümit ve güvenle bakabiliriz.

F. Huvaj

Kaffed'den

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele