İlkçağdaki Anadolu Halkları

Çarşamba, 15 Haziran 2005 12:00

GİRİŞ

İlkçağ Anadolu tarihinde pek çok gizem vardır. Hitit'lerin dilleri Hint-Avrupa dilinden sayılmakla birlikte bu görüşe başından beri itiraz eden bilim adamları da bulunmaktadır. Arkaik dönemlerden beri kullandıkları çivi yazısının sırrı da halen çözümlenebilmiş değildir.

Hitit'lerin Anadolu'nun yerlisi olup olmadığı konusu da, baskın görüşle Kafkasya'dan geldikleri kabul edilmekle birlikte tartışılmaktadır. Kafkasya'dan geldiğini kabul edenler, bu halkla ilişkili, hatta bu halkın kaynağı olarak gösterdikleri Kafkas Maykop uygarlığını da, Hint-Avrupalı bir uygarlık olarak değerlendirmektedirler. Oysa genel görüş bu uygarlığın Kafkas halklarının uygarlığı olduğu şeklindedir. Son zamanlardaki yeni bulgularla bu görüş daha da güçlenmiştir.

Aynı şekilde Hitit'lerin Anadolu'nun yerli halkları olan Hatti ve Hurri'lerle ilişkileri bilimsel bir şekilde aydınlatılabilmiş değildir. Hitit yazılı metinlerinde doğru olarak okunan Assuwa/Aşuwa, Apsuwa ve Apasa gibi adlar, Abhaz'ların halen de kullandıkları özgün boy isimleri olduğu halde, bunları Abhaz'larla ilişkilendiren herhangi bir açıklama yapılmış değildir. Sorun adeta görmezlikten gelinmekte, yok sayılmaktadır. Böyle bir ilişkinin bulunduğu saptamasını yapan yazarlarsa çok haksız duygusal tepkilerin hedefi olabilmektedir ( ).

ÇALIŞMANIN AMACI

Hitit yazılı metinlerinde görülen Apasa, Assuwa, Apsuwa ve Pissuwa gibi adlarla ilişki bulunup bulunmadığını araştırmak, çalışmanın genel amacıdır.

Anadolu'nun ilk halkları olan Hatti ve Hurri'lerin yakın çevriyle, Mora yarımadası, Mezopotamya ve Kafkasya'yla ilişkileri nasıldır?

Alacahöyük'de bulunan ve Kafkas Maykop kültürüyle yakın bir ilişkinin kanıtı sayılan alemler ve güneş kursları, yerli Hatti halkının mı, Hint-Avrupalı Hitit'lerin mi ürünüdür?

Hititler kullandıkları arkaik çivi yazısını nerede ve ne zaman öğrenmiş olabilirler?

Hatti halkının dili konusunda neler biliyoruz?

Hurri halkının dili ile Kafkas dilleri arasında nasıl bir ilişki bulunmaktadır?

Hitit (Nesa) dili konusunda neler biliyoruz?

Pala halkı ve dili konusunda neler bilmekteyiz?

Tabletlerde rastlanan Apasa, Aşşuwa, Apsuwa ve Pissuwa adlarının, Abhaz'ların halen kullandıkları özgün boy adları olmasını nasıl açıklamak gerekiyor?

Luvi dili arkaik Abhazca mıdır?

ÇALIŞMANIN YÖNTEMİ

Çalışmada tarihi survey yöntemi kullanılmıştır.

Konuyla ilgili yazılı kaynaklar taranmış, tabletlerde adı görünen Aphaz/Abaza ve çerkes halkının kültürü, şimdiki ve geçmişteki yaşam biçimleri, aile yapıları araştırılarak, halen yaşayan kılan aileler saptanmıştır.

Alanda yapılan çalışmalar bilim adamlarının saptamalarıyla, Anadolu'da ve Kafkas halkları arasında halen yaşayan arkaik kültür kalıntısı inançlarla, mitolojiyle, masal ve folklorla sürekli karşılaştırılarak, bir sonuca ulaşılmaya çalışılmıştır.

ÇALIŞMANIN SINIRLILIKLARI

Yabancı dillerdeki özgün kaynaklara ulaşılamayışı bu çalışmanın en önemli sınırlılığı olarak kabul edilmelidir.

ÇALIŞMANIN SINIRLARI

Çalışmayı çok fazla uzatmamak ve anlaşılmaz duruma getirmemek için yazılı kaynaklarda bulunan ve konumuzu ilgilendiren anlamları ve etimolojisi üzerinde durulmamıştır. Yine aynı nedenle yazılı kaynaklarda rastlanılan, ama epeyce değişmiş tartışılması gereken tanrı adları, kılan isimleri ve coğrafi adlar bu çalışmada zikredilmemiştir. Çalışmada yalnızca çok az değişmiş ya da hiç değişmemiş adlar üzerinde durulmuş, açık benzerliklere dikkat çekmekle yetinilmiştir.

Eksik bırakılan konular daha sonra yapılacak çalışmalarla kamuoyuna sunulacaktır.

HİTİT'LERDEN ÖNCEKİ ANADOLU TARİHİNE GENEL BAKIŞ

Anadolu'nun Hititlerden önceki halkına tabletlerde "Hatti" deniliyor. Büyük bir olasılıkla halk da kendisini böyle adlandırmıştır. Yaklaşık iki bin yıl boyunca Anadolu "Hatti ülkesi" olarak anılmıştır.

Hatti'ler Anadolu'nun bilinen ilk halkıdır. Çok erken çağlarda M.Ö. 3000 yıllarının ortalarına doğru siyasi organizasyonlarını tamamlamışlar, krallıklar ve beylikler halinde örgütlenmişlerdir. Hatti halkının daha çok Kapadokya/Kızılırmak yayı ile Güney Doğu Anadolu'da yaşadığı anlaşılmaktadır.

M.Ö. 3000'li yıllardan itibaren Batı Anadolu'da görülen ve birbirlerine akraba olan Leleg, Pelasg ve Kar'lar da Hatti'lerle akraba ve aynı soydan halklar olarak kabul edilmektedir. Bu halklar Yunanlılardan önce Ege adalarında ve Mora yarımadasında da yaşamışlar ve hatta buralara da ilk kez yerleşmişlerdir. Bu çağda batı Anadolu'daki en önemli yerleşim Truva 1 yerleşimidir. Bu yerleşim M. Ö. 3000-2800 yıllarında iskan edilmiş ve 5-6 yüzyıl yaşamıştır. M.Ö 2400 civarlarında yıkılan Truva I'in yerine kısa bir aradan sonra yine aynı halk tarafından Truva II şehri kurulmuştur. Truva II kültürü Pisidia bölgesine, Karia bölgesine ve hatta Kıbrıs'a kadar yaygınlaşmıştır. (Truva II kentinin M.Ö. 2000 civarında bir akınla yıkıldığı saptanmaktadır.

Bu çağda Anadolu'da görülen ikinci halk Hurri halkıdır.

Hurri halkı, Hitit'lerin Anadolu'da görülmelerinden yaklaşık iki yüz yıl kadar önce, M.Ö. 2300 yıllarından itibaren*, şimdiki Mardin, Urfa, Diyarbakır, Kerkük dolaylarında, Habur'dan Amanos'lara kadar olan bölgede yaşamış, pek erken zamanlardan beri beylikler kurmuştur. Hurri halkının yurdu kuzey batıda Elbistan-Göksun dolaylarına , kuzey doğuda Van'a ve hatta Zagros'lara dayanmaktadır. Bu halk daha sonra Van dolaylarında devlet kuran Urartu'ların atalarıdır.

Bu çağda Anadolu'da merkezi bir devlet kurulamamıştır. Kapadokya bölgesinde Hatti'lerin kurdukları küçük şehir devletçikleri, güney doğu Anadolu'da Hurrilerin kurdukları küçük krallıklar ve batıda Truva bulunmaktadır.

HİTİT'LERDEN ÖNEKİ DÖNEMDE ANADOLU'NUN ÇEVREYLE İLİŞKİLERİ

Anadolu'nun Aşağı Mezopotamya ve Asur'la çok eski dönemlerden beri ilişkileri bulunmaktadır. Orta Mezopotamya'da bulunan asur kenti M.Ö. üçbinli yıllardan itibaren Kapadokya bölgesiyle ticari ilişkilere girmiştir. Kayseri yakınlarındaki Kanes şehrinin 2300'lü yıllarda Mezopotamya ile ticari ilişkiler kurduğu, kentte bir Asur kolonisinin bulunduğu bilinmektedir. Daha sonra Asurlular Purushanda, Alişar ve Hatuşada da ticari koloniler kurmuşlardır. Bu kolonilerle Hattiler arasındaki ilişkiler olumludur. Yoğun kültürel alışveriş vardır.

Güney doğu Anadolu'daki Hurri halkı ise aynı zamanda Mezopotamyalı bir halktır.

Batı Anadolu'daki Truva II, Leleg/Pelasg halklarının kültürü ise bu dönemde "Ege adaları üzerinden Avrupa'ya geçerek Sırbistan içlerine kadar (Vinça) yayılmıştır".

Diğer yandan Anadolu'nun çok eski çağlardan beri Kafkasya'yla yoğun ilişkilerinin bulunduğu kanıtlanmaktadır. İki bölge coğrafi olarak bir bütündür. Aralarında doğal engeller yoktur. Ayrıca Anadolu gibi Kafkasya da tarıma ilk alınan bitkilerin anavatanıdır. Çiftçi ekonomisi Kafkasya'nın dağlık bölgelerindeki 7. Binyılın sonlarından itibaren girmiştir. Orta ve Güney Kafkasya'da mezolitik kültürler tespit edilememekle birlikte, Batı Kafkasya'da, tarihsel Kolkhis'de, Karadeniz kıyılarında, mezolitik ve hatta üst paleolitik yerleşimler bulunmuştur. Bulgularbu bölgede, üst paleolitik ve mezolitik kültürlerle ilişkili ve onların evrimi niteliğinde bir neolitik kültürün oluştuğunu göstermektedir. Kültür kesintisiz ve süreklidir. Bu bölgeyle Orta ve Güney Kafkasya ve hatta daha güneydeki Ön Kafkasya ve Mezopotamya arasında kesintisiz ilişkiler bulunmaktadır.

"Kafkasya bölgesindeki ilk tarımın evrim mekanizması, esas olarak Küçük Asya ve Kuzey Mezopotamya'daki mekanizmaya benzer görünmektedir. Fazla nüfusun çekirdek bölgeden küçük ölçekli bir göçü ve bu göçün tarımcı olmayan yerli grupları tedricen besin üreticiliğine geçirişi, hızlı bir nüfus artışıyla ve bölgenin aynı ölçüde hazlı bir ekonomik ve kültürel bütünleşmesiyle sonuçlanmıştır. Bu nedenle kültür ağı, yoğun ekonomik bağlara, ortak bir ideolojinin kabulüne ve ideo simgesel normlara dayandırılmıştır. Kültürel kimliğini ve bütünlüğünü korumakla birlikte bu ağ, Ortadoğu'nun tarım bölgeleriyle, özellikle Küçük Asya ve Kuzey Mezopotamya ile çoklu ilişkilere girmişti. Obsidyen ticareti ekonomik etkileşimde önemli bir öğeydi. Küçük Kafkasya'daki sayısız lav akıntısı, bütün Ortadoğu için bu hammaddenin başlıca kaynağıydı."

kuzeybatı Kafkasya'da bulunan ve M.Ö.3000'li yılların ortalarına tarihlenen Maykop kültürü Önkafkasya'yla birlikte Kuzeydoğu Kafkasya'yı da etkilemiştir. Bu kültürün etkileri Anadoluda da görülmektedir. Özellikle Aalacahöyük ve Kuzeybatı Anadolu'daki Apolyont (Uluabat) gölünün üstündeki Dorak'ta bulunan arkeolojik kalıntılar bu kültürün etkisindedir. Bu durum Anadolu ile Kafkasya arasındaki yoğun kültürel ilişkilerin kanıtı olarak değerlendirilmektedir.

Fakat Maykop kültürünün asıl ilişkide bulunduğu kültür, Orta Mezopotamya ve Elam Kültürleridir. Benzeşme o kadar güçlüdür ki bazı bilginler "Sami kabilelerinin (Amoritlerin) Yukarı Fırat'tan Kuzey Kafkasya'ya göç etmeleri nedeniyle Maykop kültürünün ortaya çıktığını" söyleyerek bir açıklama yapmaya çalışmaktadırlar. Aslında bu benzeşmeye şaşmamak gerekmektedir. Çünkü Güneydoğu Anadolu'nun ve Mezopotamya'nın en eski halkı sayılan Hurri'lerin asıl yurdunun da Orta-Doğu Kafkasya olduğu kabul edilmektedir.

Özetle Hitit'lerden önceki Anadolu halkının Mezopotamya, Kafkasya Ege adaları ve Mora yarımadası ile sıkı kültürel ilişkiler içinde bulunduğunu söyleyebilmek mümkündür.

HİTİT'LER ÇAĞINDA ANADOLU

Anadolu'ya M.Ö. 2000 yılları civarında bazı halkların göç ettikleri kabul edilmektedir. Bilim adamlarının taktıkları bir isimle "Hitit" denilen bu halklar Nesa, Luvi ve Pala halkıdır. Bilim adamlarına göre bu halklar Hint-Avrupa ailesinden bir dil konuşmaktadırlar.

Bu halk grubundan Nesa'lılar, nerede olduğu kesin bilinmeyen, ama orta Anadolu'da olduğu kesin olan Kussara kentine yerleştiler ya da bu kenti kurdular. Bu kentin büyük olasılıkla Alişar olduğu kabul edilmektedir. Kussara kralı Anitta, M.Ö.1750 dolaylarında Kayseri yakınlarında bulunan Nesa/Kaneş şehrine saldırarak kenti ele geçirdi ve başkent yaptı. Neşa'dan sonra da Hatuşa"da yerle bir edildi ve lanetlendi. daha sonraki dönemlerde Anadolu'daki diğer kent devletleri de Hitit egemenliğini kabul etmek zorunda kaldılar. Böylece bir tür konfederasyon olan ilk merkezi devlet kurulmuş oldu.

Nesa'lılarla birlikte Anadolu'ya geldiği kabul edilen Pala-Tumana halkı Paphlagonia bölgesine, Kızılırmak-Sakarya arasına konuşlandırılmaktadır. Bazı tarihçiler daha kuzeyde bulunan Kaska/Kaşka halkının da Hititlerle ilişkili Hint-Avrupalı bir halk olduğunu kabul etmektedirler. Yine Nesa'lılarla ilişkili sayılan Luvi'lerin yurdu Akdeniz bögesidir. Kizzivatna, güney Kapadokia Luvi yurdu kapsamında sayılmaktadır. Aynı şekilde Batı Anadolu'daki Lydia, Asuwa/Aşşuwa/Truva'lılar da Luvi'li sayılırlar. Mysia ve Bithynia halklarının Thrak olduğu kabul edilmektedir.

Güney doğu Anadolu'daysa Hitit egemenliğini kabul etmiş olan Hurri halkı çoğunluğu oluşturmaktadır.

Merkezi devletin egemeni olan Hitit'ler, Anadolu'nun kendilerinden öneki halkı olan Hatti ve Hurri'lerle olumlu ilişki içerisindedirler. Hatti ve Hurri tanrılarına tapmışlardır. Tapınaklardaki ayinlerde Hattice de konuşulmuştur. Hitit krallarının adları bile Hatticedir. İki halkın bütünleştiğini düşündürecek kadar yoğun kültürel ilişki vardır.

HİTİT HALKINA İLİŞKİN SORUNLAR

Hitit tarihine ilişkin çözümlenemeyen önemli sorunların bulunduğunu çalışmamızın başında belirttik. Gerçekten de Hitit'lerin nereden geldikleri konusunu halen açıklığa kavuşturulabilmiş değildir. Baskın görüşle Kafkas'lar üzerinden geldikleri kabul edilmekle birlikte, batıdan geldiklerini iddia edenler de bulunmaktadır. A. Göetze, Anadolu'nun yerli halkı olduğunu iddia eder. Bilge Umar da bu görüşü savunur.

Biz bu çalışmamızda bu konulardaki görüşlerimizi saklı tutarak iki önemli sorunu, Hitit çivi yazısı ve Hitit''erin eseri gibi gösterilen Alacahöyük güneş kursları konularını tartışacağız.

Alacahöyük Güneş Kursları Kimin Eseridir?

Hitit'lerin Kafkas'lar üzerinden geldiğini iddia eden bilim adamları Alacahöyük'de bulunan alemler ve güneş kurslarını Hitit'lerle ilişkilendirerek, "Alemler ve güneş kurslarının Hatti uygarlığına yabancı hala hayvan şekilli tanrılara tapan ilkel bir topluluğa yani Hint-Avrupalı Hitit'lere ait olması gerekir" değerlendirmesini yapmaktadırlar.

Alacahöyük'teki güneş kursları ve alemlerin yakın benzerleri, Kafkasya'daki Maykop uygarlığında da bulunmuştur. İki uygarlığın ölü gömme biçimleri ve mezar tipleri de benzemektedir. Bu nedenlerle Maykop uygarlığı da, yerli Kafkas halklarının uygarlığı olarak değil, Hint-Avrupalı halkların uygarlığı olarak değerlendirilmektedir.

Çok değerli bilim adamımız Akurgal Hoca'nın yaptığı bu değerlendirmenin doğruluğu konusunda ciddi kuşkularımız bulunduğunu belirtmek durumundayız.

Alacahöyük'de bulunan alemler ve güneş kurslarının Kafkas-Maykop kültürüyle bir ilişkiyi kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kanıtladığı söylenebilir. Bu görüşe katılmamak mümkün değildir. Ancak alemlerin ve güneş kurslarının Hitit'lerin eseri olduğu konusu çok kuşkuludur. Böyle bir sonuca ulaşılmasını haklı gösterecek yeterli belgenin bulunduğu kanısında değiliz. Nitekim sayın Akurgal'ın yukarıdaki değerlendirmesi de, olması gerektiği gibi bir kuşkuyu belirtmektedir. Böyle olduğu halde sayın hocamız sonuçta bu uygarlığı Hitit uygarlığı saymakta, ama bununla da kalmayarak ve ulaştığı bu sonuçtan hareketle ve yalnızca kendi yargılarına dayanarak, Kafkas Maykop uygarlığını da Hint-Avrupalı bir uygarlık olarak değerlendirmektedir.

Oysa sayın Hocamızın da katılacakları üzere, böyle değerlendirmeler yapılırken çok ihtiyatlı olmak gerekmektedir. Alacahöyük uygarlığının gerçekten Hitit'lerin eseri olması durumunda bile, benzerlikler gösteren Maykop uygarlığının hangi halkın eseri olduğu konusunun ayrıca araştırılması gerekmektedir.

Nitekim Maykop kültürünün kökenini araştıran bilim adamları, önceki döneme kadar geriye doğru izlenebilecek kesinlikte yerli öğeler saptadılar. Aynı şekilde bilim adamları Maykop kültürünün kaynaklandığı batı Kafkasya'da üst paleolitik dönemden itibaren kesintisiz bir kültürel süreç tespit etmekte, bölgede büyük nüfus hareketinin olmadığını, ideo-sembolik sistemin istikrarlı olduğunu, iletişim sisteminin (dilin) önemli bir değişikliğe uğramadığını ve bu dilin Bask-Kafkas ailesine ait olduğunu saptamaktadırlar.

Görüldüğü gibi konu çok önemli olduğu gibi, ulaşılan sonuçlar da çok farklıdır. Bu durumda konunun tartışılmasını normal saymak gerekir.

Biz Alacahöyük'de bulunan alemler ve güneş kurslarının Hitit'lerden çok Hatti'lerin eseri olması olasılığını daha güçlü görüyoruz. Böyle düşünmemizin birkaç nedeni var.

Birinci olarak, daha önce de belirtildiği gibi Maykop uygarlığının asıl benzerlik gösterdiği uygarlık, Elam ve Orta Mezopotamya uygarlığıdır. Oysa Elam ve Mezopotamya uygarlığı Hint-Avrupa uygarlığı değildir.

İkinci olarak Hitit'lerin Kafkasya'dan geldikleri kesin değildir. Bunun büyük bir olasılık olduğu söylenebilir. Ama aynı şekilde Hatti'ler de Kafkasya'dan gelmiş olabilirler. Nitekim bütünüyle Hatti uygarlığını Kafkasya'yla ilişkili sayan bilim adamları bulunmaktadır.

Üçüncü olarak Hitit'lerin ilk yerleşim yerleri Kussara'dır. Kussara nerede olduğu bilinmemekle birlikte, Alacahöyük olması olasılığı zayıftır. Alemler ve güneş kursları Hitit'leri Hatti'lerden ayıracak kültürel özellikler olarak kabul edildiğinde, Kussara kentinin Alacahöyük sayılması gerekir. Oysa ne sayın Akurgal, ne de başka bilim adamları böyle bir iddiada bulunmamışlardır.

Dördünü olarak Kussara'nın Alişar olması olasılığı fazladır. Oysa Alişarda sözü edilen simgelere rastlanılmamıştır.

Beşinci olarak bu simgeler, Hitit'lerin Kussara'dan sonraki merkezleri olan Neşa/Kaneş ve Hatuşa'da da bulunmamaktadır. Sayın akurgl'ın varsayımı doğru olsaydı, bu yerleşim merkezlerinde de güneş kurslarının daha çok görülmesi gerekirdi.

Fakat bunlardan da önemlisi biz, "alemler ve güneş kurslarının hayvan şekilli tanrılara tapan ilkel bir topluluğa ait olması gerekir" biçiminde ifade edilen temel varsayıma katılamıyoruz. Alemler ve güneş kurslarında görülen hayvanların, temel geçim biçiminin avcılık olduğu dönemlerden kalan kutsal hayvanlar olarak değerlendirilmesinin daha uygun olacağını düşünüyoruz. Tanrıların insan ya da gök varlıkları olarak düşünüldükleri daha yakın dönemlerde de bu hayvanlar, doğanın üretici gücünün, bolluk ve bereketin, yaşamın ve ölümün, başarının ve zaferin, iyiliğin ve kötülüğün, insana güç ve korku veren çok sayıda tanrıların çok farklı güçlerinin simgeleri olarak varlıklarını sürdürdüler. Tanrıların yanında ve onların kutsal hayvanları olarak çok değişik güçlerin temsilcileri sayıldılar.

İnsan biçimli tanrılara inanmak, bu tanrıların çok değişik güçlerinin hayvanlarla simgeleştirilmesine engel olmadı. Hatta böyle yaparak insanlar, tanrılarda bulunduklarını varsaydıkları güçleri daha kolay anladılar, anlattılar. Sümer'de boğa, Gudea'nın kolundaki aslan kuşlar, Mısır'da Apis öküzü, Hitit'de fırtına tanrısının boğası, Ana Tanrıçanın geyiği, Yunan'da ölümden sonra dirilişin ve bilginin gizemli tanrısı Hermes'in yılanlı asası, Hint'de inek böylesi simgelerdir. Aslında bu gerçeği sayın Akurgal da "insan kılıklı tanrıyı onun hayvan biçimli hali üzerinde tasvir ediyorlardı" diyerek kabul etmektedir.

Bu durumda alemler ve güneş kursları Hititlerin ürünü olduğu kadar, Hattilerin ürünü olarak da kabul edilebilir. Değerlendirme böyle yapıldığında yalnız Hitit uygarlığının değil, bütünüyle Hatti uygarlığının, Kafkas Maykop uygarlığıyla ilişkili olduğu görülür.

Hititler Çivi Yazısını Nerede ve Nasıl Öğrendiler?

Hititlerle ilgili önemli bir sorun da, Hitit çivi yazısı sorunudur. Hititler başlangıçtan itibaren Babil-Asur çivi yazısının çok eski bir biçimini kullanmışlardır. "Bu yazının üçüncü Ur hanedanının Eski Babil öncesine (2150-2050) ait olması gereken, ancak örnekleri elimize geçmemiş bir çeşidinden alındığı" kabul edilmektedir.

Bilim adamları Hititlerin ortaya çıktıkları andan itibaren kullandıkları kendilerine özgü arkaik çivi yazısını, Anadolu'ya geldikten sonra öğrenmiş olamayacaklarını düşündüler. Çünkü bu yazı, Anadolu'da bulunan Asurlu tüccarlar tarafından kullanılmıyordu.

Öyleyse bu yazıyı nerede, nasıl ve ne zaman öğrenmişlerdi? Çivi yazısı Mezopotamya'dan başka bir yerde kullanılmadığına göre, Hititler Asur-Babil'le aynı kökten mi geliyorlardı? Yoksa keşfedilmeyen, ama çivi yazısını kullanan, başka bir uygarlık mı vardı?

Hititlerin Mezopotamya halkı olduğu kabul edilmese bile, Anadolu'ya gelmeden önce Asur-Babil halkıyla yazıyı öğrenecek kadar gelişmiş bir ilişki içerisinde yaşadıklarını kabul etmek gerekiyordu. Ancak bu olasılık da çok zayıftı. Çünkü bu yazı çeşidinin Mezopotamya'da kullanıldığı M.Ö. 2100-2000 yıllarında Hitit'ler de Anadolu'da görülüyordu.

Bu durumda geriye tek bir olasılık kalıyordu. Bu yazıyı Anadolu'ya gelirken yolda öğrenmiş olabilirlerdi.

Bu açıklama kabul edildi. Ancak bu açıklamayla da her şey çözümlenebilmiş değildi. Hatta hiçbir şey çözümlenemiyordu. Açıklama mantıklı olmakla birlikte, belgeli değildi. Temelsiz ve soyuttu. Sözü edilen yazının nerede , ne zaman, ne şekilde öğrenildiği sorularına, "ikibinli yıllardan önce ve yolda" şeklinde çok genel ve yetersiz bir yanıt veriyordu. Ayrıca Hititler ister Thrakia'dan, ister Kafkasya'dan gelmiş olsunlar, yolları üzerinde Asur-Babil halkıyla karşılaşmış olamazlardı.

Sonunda yazının Anadolu'da öğrenildiği kabul edildi.

Yeni teze göre Hititler çivi yazısını, Anadolu'da eski krallık zamanında, Babil kentini zaptetmelerinden sonra, Hurri'lerden öğrenmişlerdi. Bu konuda Akurgal, "Hititler kullandıkları çivi yazısını bu dönemde Kuzey Suriyeli bir yazı okulundan aldılar. Bu yazı tipi eski Babilden önce kullanılan bir çeşitti. mitannide egemen olan Hurrilerin de aynı yazı tipini kullanmış olmaları ilginçtir" demektedir.

Bu yeni tezi de tartışmamız gerekmektedir.

Bu teze göre Hititler çivi yazısını Anadolu'da, M.Ö.1650 yılları civarında öğrenmişlerdir. Çünkü Babil 1660-1630 yılları arasında krallık yapan 1. Hattuşili zamanında fethedilmiştir. Babili fethettiklerinde Hititler, üçyüz elli dört yüz yıldan beri Anadolu'da yaşıyorlardı. Hititlerin yaşadıkları kentlerde, Neşada ve Hatuşada Asur çivi yazısı Hititler tarih sahnesine çıkmadan önce de kullanılıyordu. Teze göre Hititler bölgeye geldikten sonra 350-400 yıl bu yazıya kayıtsız kalmışlar, bu yazıyı kullanmamışlardır.

Ama neden?

Bu tez Hititlerin üçyüz elli dörtyüz yıl, kendi egemen oldukları topraklarda kullanılan bir yazıya niçin kayıtsız kaldıklarını açıklamamakta, açıklayamamaktadır.

Kendi topraklarında kullanılan bu yazıya bu kadar kayıtsız kalan ve kullanmayan Hititler, ele geçirdikleri bir ülkede, Babilde çok eskiden , ama ülke ele geçirildiğinde kullanılmayan bir yazı çeşidini ele geçirip hemen kullanmaya başlıyorlar.

Ama neden?

Bir yazı kullanacaklarsa kendi ülkelerinde kullanılan bir yazıyı değil de, yabancı bir yazıyı niçin tercih etsinler? Dörtyüz yıl yazıyı kullanmamakta direnen Hititler, Babili alır almaz, niçin yazıya ihtiyaç duysunlar?

Böyle bir tercihin mantıklı açıklaması yapılamaz. Ancak belge varsa açıklamanın mantıklı olup olmamasının önemi yoktur. Ancak teszi doğrulayan belge de bulunmamaktadır. Eldeki belgeler de bu tezi doğrulamamaktadır. Çünkü Hitit çivi yazısının M.Ö. 1750'lerde kral Anitta döneminde, Neşa'da kullanıldığı biliniyor. Bu tarih bizi Babil'in fethinden yüz yıl öncesine götürüyor.

O zaman nasıl bir açıklama yapılmalıdır?

Eldeki belgelerle çelişmeden ve tamamen onlara dayanarak, bilim adamlarının görüşlerine değer verilerek, iki türlü açıklama yapabilmek olanaklı görülmektedir.

Bu konuda bize, Akurgal Hoca yol gösteriyor.

Değerli Hocamıza göre Hint Avrupalılar, "Kafkasya üzerinden Anadolu'ya üçbinli yılların son çeyreğinde girmişler, doğu ve güney doğu Anadolu bölgelerinde uzunca bir süre kaldıktan sonra orta Anadolu'ya yerleşmişlerdir. Anadolu Hint-Avrupalı göçmenlerce birden yapılan saldırı ile değil, tersine çok uzun süren bir tür sızma ile ele geçirilmiştir".

Bu saptamalar durumu yeterince aydınlatmaktadır. Hint-Avrupalı halkların iki yüz yıl kadar doğu ve güney doğu Anadolu bölgesinde Hurriler ve diğer Mezopotamya halklarıyla yakın ilişki içerisinde yaşadıkları anlaşılmaktadır. Buralarda yaşarken yavaş yavaş orta Anadolu'ya doğru hareketlenmeye başlamışlardır. Hitit kralı Muvattalinin tartışmalara konu olan duasını da düşünerek , özellikle Nesa halkının Van gölünün batısında, daha önceki dönemlerde yine Kafkasya'dan gelmiş olan Hurri'lerle iç içe yaşamış olmaları olasılığını fazla görüyoruz.

2100'lü yıllardan önce doğu Anadolu'da yaşayan Hititler, birlikte yaşadıkları Hurri'lerden ve hatta yakın ilişkilerde bulundukları aynı yazıyı kullanan "Eski Babil öncesi üçüncü Ur hanedanından" bu yazıyı öğrenmiş olabilirler. Bu yazıyı yanlarında getirerek Kussara'ya gelmiş olmaları büyük olasılıktır.

İkinci açıklamayı daha zayıf bir olasılık olarak değerlendiriyoruz. Ancak doğu Anadolu'da yaşayan Hititler, çivi yazısını o sırada öğrenemedilerse, Orta Anadolu'da ilk yerleştikleri Kussara kentinde 1900-1800'lü yıllar civarında da öğrenmiş olabilirler. Bu durumda da yazıyı, Neşa kenti Kussara kralı Pithana tarafından fethedilmeden önce Hurrilerden öğrenmişlerdir.

Bilindiği gibi bu çağdaki Hurri yerleşimleri Orta Anadolu'nun içlerine kadar uzanmaktadır. Neşa, Hattuşa gibi kentlerde Hurri dili konuşulmaktadır. İkibinli yıllardaki bir Hurri beyliği olarak kabul edilen Mama kenti Göksun dolaylarına konuşlandırılmaktadır. Mama kentiyle orta Anadolu'daki Hatti beylikleri arasında çok eski ilişkilerin olduğu bilinmektedir. Kussara kenti başka Hurri beylikleriyle de ilişkiye girmiş olabilir. Hititler bu sıralarda, Anadolu'daki Hurri beyliklerinin herhangi birinden bu yazıyı öğrenip kullanmış olabilirler.

Böylelikle Neşa'da ve diğer Anadolu kentlerinde kullanılan Asur çivi yazısına niçin itibar etmedikleri de açıklanmış olmaktadır. Bu yazıya itibar etmediler, bu yazı Hititleri etkilemedi. Çünkü Anadolu'ya geldikleri dönemlerde kendileri de çivi yazısını kullanıyorlardı.

8. İLKÇAĞDA ANADOLUDA KONUŞULAN DİLLER

ilkçağda Anadolu'da konuşulan dilleri; Hititlerden önce konuşulan diller ve Hititlerden sonra konuşulan diller olarak iki gruba ayırmak mümkün görülmektedir.

Hititlerden öne konuşulan üç yerli dil bulunmaktadır: Hatti, Hurri ve Leleg/Pelasg dilleri.

Bunlardan Leleg/Pelasg dilinin çok arkaik dönemlerde batı Anadolu'da, Ege adalarında ve Mora yarımadasında konuşulduğu kabul edilmektedir. Bu dil hakkındaki bilgimiz çok azdır. Bu nedenle bu çalışmamızda ayrıca üzerinde durulmayacaktır.

Anadolu'da Hititlerden öne yerli olmayan Sümer, Akkad ve Asur dillerinin konuşulduğu anlaşılmaktadır. Bu diller Hititlerden sonra da konuşulmuştur. Bu dillerden Akkad dili Sami dillerinin atasıdır.

Sümer, Asur, Hatti ve Hurri dilleri bilim adamlarının "asyanik" dediği ve şimdi ölü sayılan dillerdir. Yine şimdi ölü olan Nesi, Luvi ve Pala dilleri Hititlerin Anadolu'ya gelmesiyle Anadolu'da konuşulmaya başlanmıştır. Bu diller Hint-Avrupa dili olarak kabul edilmektedir e birbirleriyle akraba sayılmaktadır.

Sümer, Avur ve Akkad dilleri, Anadolu'da konuşulmakla birlikte Mezopotamya dilleri olduklarından çalışmamızın kapsamı dışındadır. Yerli Hatti ve Hurri dilleri ve yine Anadolu'da konuşulan Luvi, Nesi ve Pala dilleri çok genel bir şekilde incelenmeye çalışılacaktır.

Hatti Dili

Hatti halkı Anadolu'nun en eski halkı, Hatti dili de en eski dilidir. Bu dilde yazılı belge bulunmadığından, Hatti halkının yazıyı kullanmadığı kabul edilmektedir. Hitit metinleri sayesinde bu halkın kültürü ve dili halkında bazı bilgilere sahip bulunuyoruz.

Bu dilin Anadolu dışında bir yerde konuşulmadığı kabul edilmektedir. Aslında bilginlere göre bu dil, Hititler döneminde Anadolu'da da konuşulmamaktadır. Götze bu dilin ikinci binde önemini kaybettiğini, belli tanrıların kültleri dışında konuşulmadığını ileri sürmektedir. Günaltay'a göre, yeni imparatorluk döneminde ölü diller arasındadır. Umar da bu görüşlere katılır. Ancak Akurgal, Hitit'ler döneminde de geniş bir alanda konuşulduğunu kabul eder.

Bu dilin geniş şekilde ön-ek kullandığı ve kelime çekimlerinde takının arkaya gelmesi bakımından da Kuzey-Doğu Kafkas dilleri ile benzerlik gösterdiği saptaması yapılmaktadır.

İşte bu noktada dilde kullanıldığı saptanan bazı sözcüklerin önemi artmaktadır. Önce halkın adı olan "Hatti" sözcüğü dikkatimizi çekmektedir. Bu sözcükle, Kafkas halkı "Adiğe/Adige" sözcüğü aynı kökten olabilir.* "Hat" kökünden sözcükler, boy ve "klan aile" isimleri olarak Adiğe'ler de halen kullanılmaktadır. Adiğe boyu olarak Hatkoy, kılan aile adı olarak Hatko, Hatuk, Hatukoga ilk akla gelenlerdir. Bu konuda Akurgal, "binu=çocuk, Lebinu=çocuklar, anlamına geliyordu" demektedir.

Bu saptamanın önemi şuradadır ki bu sözcük, hem Arapça'da hem de Adığe dillerinde aynı anlamda halen kullanılmaktadır.

Arapça'da "bin" erkek çocuğu, "bint ve bintül" ise kız çocuğunu ifade etmektedir. Benzerlik ortadadır.

Şimdi bu sözcüğü Adiğe dilinde inceleyelim;

Bın=çocuk, sibın=çocuğum, Vubınır=(senin) çocuğun, (xabı) yıbınır=onun çocuğu, sibinhar=çocuklarım, Vubınhar=çocukların, yıbınhar=çocukları...

Fakat ilginçlik bununla bitmiyor. Çünkü Neşa/Kaneşa, Hatuşa, Nenaşşa, Zalpa ve Nerik/Nerikka gibi yerleşim merkezleri, Nerik, Kaşku/Kasku, Mezulaş/Mezula gibi tanrı adları ve Kilammar sözcüğü bu kez Aphazca olarak açıklanabilmektedir.

Burada asıl ilgimizi çöken sözcük "Nerik" sözcüğüdür. Nerik/Nerikka bir Hitit kentidir. Sözcük Hatticedir. Kentte "Nerik" adında bir tanrıya tapılmaktadır. Bu tanrı Hatti asıllı Hlitit güneş tanrıçası Vuruşemu ile fırtına tanrısının oğludur. Kendisi de fırtına tanrısıdır. Bu tanrıya Van'da Urartu'lar da tapmışlardır.

Bu sözcük ilgimizi çekiyor. Çünkü "Nerik" adı, "Narik" biçiminde Abhaz'lar tarafından şahıs adı olarak kullanılmaktadır. Halen Şarkışla'nın Tavladere köyünde bir Aphaz'ın adıdır.*** Sözcük Abhazca birleşik bir kelimedir. Beş bin yıldır hiç değişmeden kullanılması, bu inancın çok güçlü olduğunu gösteren bir kanıt sayılabilir.

Aslında sözcüğün aslına tam uygun bir şekilde, şimdi kullanıldığı gibi, "Narik" olarak kullanıldığı da anlaşılmaktadır. Bu konuda smet Zeki Eyuboğlu "Bu tanrının adına Narih, Narik de denir. Sözün sonundaki sessizin (k) mı, (h) mı olduğu kesin değildir" demektedir.

Hatti dili ile Nesi/Hitit dili arasında bir köken birliği bulunmadığı anlaşılmaktadır. Hatti dilinden kelimeler Hitit dilinden ekler alarak kullanılmıştır. Hatti dilinin halen kullanılan Abhaz dilinin atası olduğunu saptadığımız Luvi-Pala dili ile, ilişkisi konusunda aynı şeyleri söyleyebilmek mümkün değildir. Hatti dilinden olduğu söylenen kelimelerden bir çoğunun Luvi-Abhaz dili ile kesiştiği, hatta özdeşleştiği söylenebilir.

Araştırmanın başından bu yana sunulan belgelere ve uzman görüşlerine dayanarak Hatti dilinin Anadolu'da konuşulan arkaik bir Kafkas dili olduğunu, yine arkaik Kafkas-Abhaz dili olan Luviceye kaynaklık yaptığını ve yerini iki binli yıllardan itibaren, bu dile bakarak tarih sahnesinden çekildiğini söyleyebilmenin mümkün olduğunu düşünmekteyiz.

Hurri Dili

Hurri halkı Mezopotamya ve güney doğu Anadolu'nun en eski halklarından biridir. Hurri dili Sami dili olmadığı gibi, Hint-Avrupa dili de değildir. Bu dili M.Ö. binli yıllarda Van dolaylarında devlet kuran Urartu halkı da konuşmuştur.

Hurri dili ve inançları Hitit'leri çok etkilemiştir. Hititlerde görülen fırtına tanrısı Teşup ile karısı Hepat Hurri kökenli tanrılardır. Hitit başkenti Hattuşa da konuşulan sekiz dilden biri de Hurricedir. Bir çok Hitit kralının Hurrice isimler kullandıkları görülmektedir.

Rus bilim adamlarından Diakonoff son yıllarda yaptığı çalışmalarla Hurri dilinin Kafkas dilleriyle akraba olduğunu saptamıştır. Bu bilgine göre Hurri dili, Çeçen-inguş ve Batsbilerin konuştukları Nakh dili ve Abhaz-Adiğe diliyle akrabadır.

Diakonoff'un ulaştığı sonucu doğrulayacak bazı ek kanıtlar sunmak istiyoruz.

Urartu başkenti Tuş-ba adı, Nakh/Nokhçi (Çeçen) halkının "Tuş" boyunu , Abhazca Tuş-oğlu şeklinde işaret etmektedir. Hurri başkenti Vaşuga-ni/Vaşugani adının Abhaz boyu Aşuwa/Aşuğa ilişkisi görülebilmektedir.

Aynı şekilde Hurri ülkesinin Oront/Orontes bölgesindeki Zahi/Zak beyliğinin adı bu kez Adiğeleri işaret etmektedir. Bilindiği üzere Zah/Zak adı, Adiğelerin arkaik isimlerindendir.* Bu ad halen Adiğe boylarından Abzah/Ab-zahların adı olarak yaşamaktadır.

Hurri yurdu kapsamında bulunan Nusaybin/Nısa-yıbın adının Hatti dilini de incelerken karşılaştığımız "bın" sözcüğüyle ilişkili Adiğece bileşik bir sözcük olduğu ilk bakışta anlaşılmaktadır.

Hurrilerle ilgili sorunlardan biri de, Mitanni dilidir.

Birçok bilim adamı, Hurrilerle ilişkili olan Mitannileri, Hint Avrupalı bir halk olarak değerlendirmektedir. Ancak biz bu görüşe katılamadığımızı belirtmek istiyoruz. Elbette ki bu konunun çok detaylı bir şekilde tartışılması gerekmektedir. Fakat böyle bir tartışma bu çalışmanın kapsamını çok aşmaktadır. Bu çalışma kapsamında şu kadarını söyleyelim ki, Mit/a/ anni sözcüğü Abhazca birleşik bir sözcüktür. Bu sözcüğü Mata/anne biçiminde, ailemizin en yaşlısının eşi için**, (kılan ailenin en yaşlı annesi için) mensup olduğumuz aile kullanıyordu. Çocuklar o yaşlı annenin adını bile bilmezlerdi. O hepimizin sevgili, kıymetli büyük annesi Mata-annesiydi.

Mitanni krallarını koruyan askerler için kullanılan "Marianni/Mari-anni" adı da, E.Meyer'in zannettiği gibi Mitannilerin Hint-Avrupalı olduklarını gösteren bir kanıt olarak kabul edilemeyeceği gibi, Marianniler Hint-Avrupa dilleri konuşan Abhazca güneş ve ana sözcükleriyle ilişkili bileşik sözcüktür.

Asıl ilginç olansa Huri tanrıçası Hepat/Hapat'ın adının Aphaz ve Adiğelerde şahıs adı olarak halen yaşatılmış olmasıdır. Abhazyada "Hapat" adını kullanan bir aile bulunduğu gibi, Uzunyayla'nın Kazancık ve Yahya Bey köylerinde "Habad" adı şahıs adı olarak kullanılmıştır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Hurri-Mitanni dili arkaik bir Kafkas dilidir. Büyük bir olasılıkla bu dil, Kuzey Doğu Kafkas dilleriyle, kuzey batı Kafkas dillerinin ortak atası, proto Kafkas diliydi. Belki de Hurri halkı proto Çeçen-İnguş dili ve proto Abhaz-Adiğe dili olmak üzere arkaik iki lehçede konuşuyordu. Görünen odur ki, daha işin başındayız. Daha kesin konuşabilmek için daha fazla araştırma yapmamız gerekmektedir.

Hitit (Nesa) Dili

Hititler Anadoluda tarih sahnesine çıktıkları erken dönemlerde Kayseri yakınlarındaki Nesa/Neşa kentini zaptederek başkent yaptılar. Dillerine de bu nedenle Nesa/Neşa dili denilmektedir.

Nesa dilini çözümleyen Hrozny, bu dilin Hint-Avrupa dili olduğunu da saptadı. Ancak bazı bilim adamları baştan beri bu görüşe karşı çıktılar. Çeşitli şekillerde açıklamaya çalıştılar. Bu çalışmaların hepsi de başarısız oldu. Yalnız bu dilin Kafkas etkileri gösterdiğini Hrozny de kabul etti. Bunu da anlamak mümkündür. Çünkü Nesa dili arkaik Kafkas dilleri olduğunu saptadığımız Hatti, Hurri ve Luvi dilleriyle sürekli etkileşim içerisinde bulunmuştur.

Bu dille ilgili önemli sorunların bulunduğu görülmektedir. Önce bu dili konuşan halkın adı bilinmemektedir. Neşa/Nesa adı bu halka oturduğu kentten dolayı verilmektedir. Ancak bu kentte de Nesa dili hiçbir zaman çoğunluk dili olarak konuşulmamıştır. Bu kentte Anadolu da konuşulan dillerin tamamı konuşulmaktadır.

İşin daha da ilginç olan tarafı Nesa dilinin Anadolu'nun hiçbsir kentinde çoğunluk dili olarak saptanamamasıdır. Gerçekten de Anadolu'nun egemeni olan Nesalılar küçük bir azınlık durumundadırlar. Bütün Nesa/Hitit halkının "birkaç bin kişiden fazla olmadığı" tahmin edilmektedir. Tanrı ve kral adları Hatti ve Hurri kökenli olduğu gibi, yerleşim merkezlerinin çoğunluğu da Luvi dilindendir. Bu adlar Nesa dilinden ek almaktadırlar. Ancak bu dil Hlint-Avrupa asıllı Kussara hanedanının ana dili olduğu, bu hanedana mensup halk ve saray tarafından kullanıldığı, ancak geniş halk kitleleri tarafından konuşulmadığı anlaşılmaktadır. Büyük bir olasılıkla Nesa halkı iki dil kullanmıştır. İki dille konuşmuştur.*

Nesa/Kanesaya ve daha sonra Hatuşaya egemen olan Kussaralı hanedan yazışmalarda ve belki de sarayda kendi ana dilini egemenliğinin, üstünlüğünün ve farklılığının simgesi olarak, halkın dilini ise pratik ihtiyaçların doğal sonucu olarak, ama en çok da egemenin hoşgörüsü ve iyi niyeti, halka yakınlaşmanın bir aracı ve onları bir teba olarak benimsemenin bir göstergesi olarak kullanmaktadır.

İsmet Zeki Eyuboğlunun saptadığı gibi, bu dil Osmanlıca'ya benzemektedir. "Hititçe'nin durumu bizim Osmanlıca'nınkine benzer. Arapça-Farsça-Türkçe'den Osmanlıca doğmuş. İkisinin de üçlü karışımı bütün açıklığıyla kendini gözlerimize sunuyor... Hitit dili üzerinde yapılacak bir inceleme Sümer-Akad-Asur dilleriyle olan yakınlığını, o dillerden alınan sayısız sözleri serer gözlerimizin önüne.

Sonuç olarak, Nesa dilinin Hint-Avrupalı bir dil olduğu saptaması genel kabul görmektedir. Ancak Hint-Avrupa dili olarak kabul edilen, ama böyle olmadığını saptadığımız Luvi diliyle yakın akraba olması, bu dilin ait olduğu ailenin yeniden ve daha ayrıntılı incelenmesini de herhalde gerekli hale getirmektedir.

Pala Dili

Pala halkının kimliği hakkında fazla bir şey bilinmemektedir. Bu dilde özgün belgeler ele geçirilememiştir. Belki de yazı kullanmıyorlardı. Bu dildeki metinler, Hlitit çivi yazısıyla ve Hititler tarafından yazılmıştır. Bu dilin de Hint-Avrupa ailesinden olduğu belirlenmiştir.

Ancak bu saptamalara katılamıyoruz. Bu konuda bilim dünyasına bazı yeni belgeler sunabilecek durumdayız.

Önce Pala halkının Abhaz kılan ailesi olarak halen varlığını sürdürdüğünü saptıyoruz. "Pala/Pal" ailesi halen Abhazya'da yaşadığı gibi, Hendek ilçesinin Nüfren köyünde de yaşamaktadır. Bu kanıt tekil bir kanıt olmayıp sunulan e sunulacak olan diğer belgelerle tam bir uyum göstermekte, bu aileyle Pala halkının ilişkisini kanıtlamaktadır.

Pala halkıyla birlikte görülen "Tum(m) ana" halkı da Abhazları işaret etmektedir. Bu halk, Tu/mana (büyük mana) şeklinde* Abhaz kral ailelerinden "Maan/Mağan" ailesi olabileceği gibi, Adiğe kılan ailesi "Tuman/Duman" ailesi de olabilir. Belki de iki aile arasında arkaik bir ilişki bulunmaktadır. Konunun bu açıdan da araştırılması gerekir.

İşin ilginç yanı Pala ülkesinde Abhazların başka kılan aileleri de görülmektedir. Halen Abhazya'da ve Hendek ilçesi Uzuncaorman köyünde yaşayan "Gasi/Kasi" kılan ailesi "Gas(s)iia/Kassiia" ve "Gasipa/Kasipa" şeklinde halen Abhazya ve Uzunyayla'da yaşayan "Mid/Mıd" kılan ailesi "Midduua" şeklinde , Halen Abhazyada ve Nüfren köyünde yaşayan "Masa" kılan ailesi "Masa" şeklinde , tabletlerde görülmektedir.

Bu nedenlerle Pala halkı dilinin Hint-Avrupalı bir dil değil, Luvi diliyle aynı olan arkaik Abhaz dili olduğunu söylemenin mümkün olduğunu düşünüyoruz.

Luvi Dili

Bilim adamlarına göre Luvi dili de Hint-Avrupa halkının dilidir. Hitit dilinin yakın akrabasıdır. Bu çağda Luvi dilinin bütün güney Anadolu'da konuşulduğu gibi, Truva dahil batı Anadolu'da, Mysia ve Bithyniada, Kuzey Anadolu'nun kuzey-kuzeybatı kesiminde, Pala v Kaska ülkesinde, Samsun-Amasya dolaylarında, Kayseri-Sivas-Niğde merkez olmak üzere bütün orta Anadolu'da, Erzincan, Erzurum ve Harputta konuşulduğu anlaşılmaktadır.

Bu geniş coğrafyada rastlanan ve sonunda assa, issa, assos, issos, wanda, anda, anta, anthos, inda, inthos bulunan coğrafi adların bu dilden olduğu kabul edilmektedir.

Bilim adamları Luvi dilinin Hint-Avrupa dil ailesinden olup olmadığı konusunu artık tartışmıyorlar. Onlara göre bu dilin Hint-Avrupa dil ailesinden olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Ancak biz yine aynı görüşte değiliz. Bu dilin Aphaz dilinin atası olduğunu kanıtlayacak yeterli kanıtları da bize yine bilim adamları sunuyor.

Abhaz halkının etnik kimliğini açıkça belirten Apasa/Abaza Assuwa/Aşşuva ve Apsuwa (Abzu/Abzueni/Abzuia/Abzuua) adları ve bu adın article almamış biçimi Pissuwa tabletlerde okunmaktadır. Bu kentlerin ilkçağda Anadolu'da bulunduğu kanıtlanmaktadır. Ancak nedense, bu adlarla Abhazlar arasındaki ilişkiyi ifade etmek, bilim dünyası için çok zor oldu.

Ancak bilim adamları için çok zor olan bu konu, tabletlerde isimleri bulunan halkın çocukları için, elbette ki çok kolaydı.

İşte şimdi biz, bilim adamlarının ortaya koydukları bu kanıtları yine bilim adamlarına sunarak, Luvi dilinin arkaik Abhazca olduğunu kanıtlamış olacağız.

Tabletlerde okunan ve nerede olduğu tartışılan "Apasa" kenti, "Abaza" halkının öz adıdır. "Apasa/Abaza" kentinin bilim adamları tarafından "Ephes-os/Aphaz" olarak doğru şekilde konuşlandırıldığı düşüncesindeyiz. Çünkü "Ephesos" sözcüğünün sonundaki Helen dilinden olan "os" eki atıldığında geriye Luvi/Lydia dilinden kök sözcük "Ephes" kalır ki, bu sözcük "Aphaz" sözcüğüyle aynıdır. "Ephes" sözcüğü "Aphas/Aphaz" sözcüğünün Helen dilinde kullanılan ve o dile uydurulan bozuk biçimidir. Bilindiği gibi Apasa/Abaza halkının, diğer adı da "Ephes/Aphaz"dır. Aslında bu sözcçük, doğru biçimiyle "Abhas" olarak, iaonia/Yanya'da bir ırmağın da adıdır.

Aynı bölgede Aphaz boylarından Assuwa/Aşşuwa'lar da* bir devlet kurmuşlardır. Assuwa/Aşşuwa devletinin başkentinin Sart şehri olduğu sanılmaktadır.

Aynı bölgeye "Maionia"da denilmektedir. Bu ad "Meon" ve "Maen" şekillerinde de görülmektedir,. Şüphesiz ki bu şekillerin hepsi de Yunan dilindeki çarpıtılmış şekillerdir. Sözcük Luvi dilindendir. Türk ağzında da "Menye" olarak çağımıza kalmıştır. "Menderes" adı da bu sözcükle ilişkilidir. Büyük bir olasılıkla bu sözcük Abhaz'larda krali aile olarak görülen Maan/Mağan'larla ilişkilidir. "Assuwa/Aşşuwa" adının halkın adı olarak, "Maionia" adının krali ailenin adı olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Bu bölgede görülen Abhaz kılan ailelerinden biri de "Kos/Koz" ailesidir. "Kos" adı, şimdiki istanköy adasının ilkçağdaki adıdır. Kos'luların daha eski kentlerinin "Astypalaia" olarak adlandırılması, boy ismi olan "As/Aş" sözcüğünün bu yerleşimin başında bulunması, bu adanın Kos/Koz ailesiyle güçlendiren bir kanıt sayılmak gerekir. Ayrıca yine aynı bölgede Maiandros nehri kıyısında bu aileyle ilişkili olabilecek "Koskinia" adı da dikkatimizi çekmektedir.

Şimdiki Muğla dolaylarında bulunan Karia/Karıwa halkının adı da büyük bir olasılıkla Abhaz boylarından Açkarıwa/Çıkarıwa'larla ilişkilidir, çünkü bölgedeki coğrafi adlarından bir kısmı Abhazca açıklanabilmektedir. Bölgedeki "İasos" kentinin adı Abhaz Yas/Yaş kılan ailesini hemen akla getirmektedir.

İlgimizi çeken bir yerleşim de "Killa" kentidir . Bu sözcük Abhazcadır. Sözcükten de anlaşılacağı gibi kutsal bir yerleşim anlatılmak istenmektedir. Gerçekten de kent Apollo tapım merkezidir. "Kil/Kila" kılan ailesi halen Adığe'ler arasında yaşamaktadır.

Psidia'nın adı Abhazcadır. Abhazcada "ölüm ülkesi, ruh yeri" anlamlarına gelmektedir. Bu bölgede bulunan "Side" kentinin Abhaz kılan ailelerinden "Side/Sid" lerin yerleşim yeri olduğu anlaşılmaktadır. Halen Kafkasya'da "Side" adlı bir yerleşim yeri bulunduğu gibi, Sid'lerin Türkiye'deki yaşadıkları köye de Abhaz'lar "Sid Köyü" anlamında "Sid Kıt" demektedirler.

Aynı şekilde tabletlerde okunan Luuiia [Luviya, Luvya ] Luuana, Lusa, Lusna , Lykia ve Kilykia adları da, Abhazya'da da krallık yapan "Lov-Luv-Lo-Lu-Li" aileleriyle ilişkili olabilir*. Fakat "Lo/Lov" halkının asıl ülkesi "gümüş ülkesi" olarak adlandırılan "Alybe-Alope-Alobe" dir .

Abhaz kılan ailelerinden Atan/Adan ailesinin adı ile, "Adana" kentinin adı arasında bir ilişki var mıdır? Bölgedeki Abhaz yoğunluğu dikkate alındığında, bunun çok güçlü bir olasılık olduğu söylenebilir. Bu olasılığı güçlendiren şimdi burada sayamayacağımız başka belgeler de bulunmaktadır.

Anadolu'nun "Mysia" bölgesi de, "Mys/Mız" adından da anlaşılacağı gibi yine Abhaz'ları işaret etmektedir. Bu bölgenin egemeni olarak görülen "Masa" kılan ailesi, daha önce de belirtildiği gibi Abhaz ailesidir. Mysia bölgesindeki "Alazia" kenti de, yine Kafkaslı bir halk olan "Laz" halkını işaret eder**. Bölgenin adı "Alazonia" ve halkı da "Alazonlar" dır . Kıbrıs adasının bu çağlardaki adı olan "Alasia" adının da Laz'larla ilişkili olup olmadığının araştırılması gerekmektedir. Bölgeye yakın bir yerleşim olarak görülen "Lazpa/Laz-pa" adınınsa, Abhazca Lazoğlu anlamında Laz'ları işaret ettiği kesin sayılmalıdır .

Son olarak, Helen'ler öncesi dönemde Aigina adasında tapkı gören "Aphaia" adlı ana tanrıça dikkat çekmek istiyoruz. Çünkü bu sözcük, bu biçimiyle tamamen Abhazcadır. "Apha yeri" anlamında bir yerleşimi, ya da "Apha'lı" ve "Apha'sal" anlamında ana tanrıçayı anlatıyor olabilir. Kök sözcük "Apha" ise, Aphazca anlamlı olduğu gibi, bir Aphaz kılanının da adıdır. Belli ki bu kılan ailesi tanrıça Apha ile ilişkilidir***.

9. SONUÇ

Sonuç olarak ilkçağda Anadolu'da yaşayan Hurri'lerin Kafkas halkı olduğunun artık kesinleştiği söylenebilir. Aynı şekilde Anadolu'nun en eski halkı olan Hatti'ler de Kafkasya'yla ilişkilidir. Konuştukları dil, Abhaz dilinin atası sayılan Luvi diline kaynaklık yapmıştır.

Yukarıda sunulan belgelerden de anlaşılacağı üzere, Luvi halkı Hint-Avrupalı bir halk değildir. Bu Kafkas halkı olup konuşulan dil de Abhazca'nın atasıdır. Tabletlerdeki adları "Lov/Luv" olarak okunan Luvi halkı büyük bir olasılıkla Abhaz'ların krali aileleri olan "Lov/Luv" ailesidir.

Aynı şekilde Pala halkı "Pal/Pala" kılan ailesi olarak, "Masa" halkı, "Mas/Masa" kılan ailesi olarak, "Maion" halkı "Maan/Mağan" ailesi olarak, halen Abhaz'lar arasında yaşamaktadırlar.

Yine adları tabletlerde okunan Atan/Adan, Aka/Akha, Apha, Tumana/Duman, Kasi/Gasi, Mıd, Sid, Kos/Koz, Kil/Kila, İas/Yas/Yaş, İaion/Yağan/Yawan kılan aileleri de Abhaz-Adığe aileleridir.

Abhaz/Abaza halkının adı da Ephes/Aphas/Aphaz olarak, Apasa/Abaza olarak, Assuwa/Aşşuwa ve Apsuwa/Apsua/Pissuwa olarak, açık bir şekilde görülmektedir.

Alazia, Alazon, Alazonia, Lazpa adları da, yine Kafkas halkı, Laz'ları işaret etmektedir.

Tabletlerde görülen Narik, Hepat, Apha gibi tanrı adlarının Aphaz ve Adığeler tarafından hemen hiç değiştirilmeden, kılan aile ve şahıs adı olarak binlerce yıl yaşatıldığı anlaşılmaktadır.

Tabletlerdeki adların yaşayan bir halkla bu kadar uyum göstermesi yalnızca ilginç değil, çok da şaşırtıcıdır. Aslında şaşırtıcı olan, öldüğü kabul edilen Luvi dilinden pek çok sözcüğün ve halk adının halen canlı şekilde yaşadığının kanıtlanmasıdır.

Bize göre ulaştığımız sonuçları destekleyen belgeler yeterlidir. Bu belgelerin birbirlerinden soyutlanmadan, birlikte değerlendirilmesi durumunda başka bir şekilde yorumlanabilmesi de mümkün görülmemektedir. Ama elbette ki, bu belgeleri değerlendirmek bilim adamlarının görevidir. Elbette ki, bilim dünyası, sunduğumuz bu belgeleri yeniden inceleyecek, yeniden değerlendirecek, en doğru şekilde yorumlayacaktır. Araştırmacı olarak bize düşen görev de, bu belgeleri bilim dünyasına her gün biraz daha çok sunmaktır. Bunu bir görev olarak kabul ettiğimizi, görevimizi en iyi şekilde yerine getirmek için çaba göstereceğimizi belirtmek isteriz.

Ümit Özveri

KAYNAKÇA

A. Müfid Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, T.T.K. yay., Ank., 1998.

A. Muhibbe Darga, Eski Anadolu'da Kadın, İ.Ü.E.F. yay., İst., 1976.

Adil Alpman, Tarih Araştırmaları Dergisi, 1981-1982, cilt: XVI, D.T.C.F. yay., Ank., 1982

Bilge Umar, Türkiye Halkının İlkçağ Tarih, E.Ü.B.Y.Y.O. yay., İz., 1982.

Bilge Umar, İlkçağda Türkiye Halkı, İnkılap yay., İst., 1999.

C.W. Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu, Remzi Kitabevi, İst., 1984.

Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, Net yay., İst., 1989.

Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, Tübitak yay., Ank., 1998.

Erhan Akyıldız, Taş Çağından Osmanlı'ya Anadolu, Milliyet yay., 1987.

Hayri Ertem, Hitit Devletinin İki Eyaleti: Pala-Tum(m) ana, D.T.C.F. yay., Ank., 1980.

Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafi Adlar Dizini, D.T.C.F. yay., Ank., 1973.

İsmet Zeki Eyüboğlu, Tanrı Yaratan Toprak Anadolu, Der yay., İst., 1990.

M. Şemseddin Günaltay, Yakın Şark II Anadolu, T.T.K. yay., Ank., 1987.

Nezahat Baydur, Kültepe (Kanes) ve Kayseri Tarihi Üzerine Araştırmalar, İ.Ü.E.F. yay., İst., 1970.

Ömer Çapar, Tarih Araştırmaları Dergisi, 1981-1982, Cilt: XVI, D.T.C.F. yay., Ank., 1982.

Pavel Dolukhanov, Eski Ortadoğu'da Çevre ve Etnik Yapı, İmge Kitabevi, Ank., 1998.

Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, İnsanlık Tarihine Giriş, Say yay., İst., 1998.

Strabon, Coğrafya, Anadolu (Kitap: XII, XIII, XIV), Arkeoloji ve Sanat yay.

Şamil Mansur, Çeçenler, Sam yay., Ank.

Bilge Umar, Türkiye Halkının İlkçağ Tarihi, I. cilt, s. 47.

Ekrem Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, s. 30.

Pavel Dolukhanov, Eski Ortadoğu'da Çevre ve Etnik Yapı, s.485.

Akurgal, a.g.e., s.31

M.Şemseddin Günaltay, Yakın Şark II Anadolu, s.343.

A.Müfid Mansel, Ege ve YunanTarihi, s.19

Mansel, a.g.e., s.24

Günalatay, a.g.e.s. 342

* Verilen tarih Hurri halkının tabletlerde adının görüldüğü tarihtir. Gerçek yerleşimse çok eskidir. Akurgal'a göre (a.g.e. s.119) M.Ö. 2500, Tanilli'ye göre Akkatlardan ve Asurlulardan da eskidir. Dolukhanov ise M.Ö. 5000. Yıla tarihlemektedir (a.g.e, s.432)

Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası, s.121

Akurgal, a.g.e. s.119

Günaltay, a.g.e. s.263-266

Günaltay, a.g.e. s.318

Tanilli, a.g.e. s.158

Nezahat Baydur, Kütepe (Kanes) ve Kayseri Tarihi Üzerine Araştırmalar, s.34

Akurgal, a.g.e. s.46

A. Muhibbe Darga, Eski Anadolu'da Kadın, s.14-15. Baydur, a.g.e. s.49

Mansel, a.g.e. s.27

Dolukhanov, a.g.e. s.309

Dolukhanov, a.g.e. s.310

Dolukhanov, a.g.e. s.316

Dolukhanov, a.g.e. s.308-309

Dolukhanov, a.g.e. s.436

Dolukhanov, a.g.e. s.439

Dolukhanov, a.g.e. s.432

Erhan Akyıldız, Taş Çağından Osmanlı'ya Anadolu, s.64

Bilge Umar, İlkçağda Türkiye Halkı, s.115

Akurgal, a.g.e. s.44

<p< Hayri Ertem, Hitit Devletinin İki Eyaleti: Pala-Tum(m) ana, s.7-38

Umar, a.g.e. s.41

Umar, a.g.e. s.63

Umar, a.g.e. s.81-82

C.W.Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu, s.71-72

Umar, a.g.e. s.47-50-51-57

Akurgal, a.g.e. s.44

Akurgal, a.g.e. s.37-38

Dolukhanov, a.g.e. s.440

Dolukhanov, a.g.e. s.316

Tanilli, a.g.e. s.117

Akurgal, a.g.e. s.105

Akurgal, a.g.e. s.55

Ceram, a.g.e. s.73

Ömer Çapar, Tarih Araştırmaları Dergisi, 1981-1982 Cilt: XIV, 2.388

Akurgal, a.g.e. s.57

Akurgal, a.g.e. s.43

Akurgal, a.g.e. s.42

Ceram, a.g.e. s.72Adil Alpman, Tarih Araştırmaları Dergisi, 1981-1982, cilt:XIV, sayı:25, s.290

Akurgal, a.g.e. s.31

Baydur, a.g.e. s.51

Günaltay, a.g.e. s.172.

Umar, a.g.e. s.25

Akurgal, a.g.e. s.31

Günaltay, a.g.e. s.172

Baydur, a.g.e. s.52

* Bu konu ayrıca inecelenecektir.

Akurgal, a.g.e. s.31

Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafya Adları Dizini, s.100

Akurgal, a.g.e. s.31.

*** Narik amcaya saygı ve selamlarımı sunuyorum.

İsmet Zeki Eyüboğlu, Tanrı Yaratan Toprak Anadolu, s.297.

Dolukhanov, a.g.e. s.484-490

Şamil Mansur, Çeçenler, s.40.

Günaltay, a.g.e. s.274.

* Abhazlar, Adığelere Zakuw/Azakuwa demektedirler.

Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, s.175.

** Uzunyayla'nın Karacaören köyüNden rahmetli Xan Hacı Abdullah ve eşi rahmetli Mataanne.

Günaltay, a.g.e. s.268.

Umar, a.g.e. s.30

Ceram, a.g.e. s.82-82.

Ceram, a.g.e. s.93.

* Göçmen halklar böyle bir sorunsalla hep karşılaşmışlardır. Bugün Kafkasyalı, özellikle Dağıstan'lı bir köylü pazardaki ihtiyaçlarını karşılayabilmek için 2-3 dil bilmek zorundadır. Bu durum Anadolu'da da görülebilmektedir. Benim köyümde benden önceki nesil üç dil konuşuyordu: Abhazca, Adığece ve Türkçe, yazı diliyse Arapçaydı.

Eyüboğlu, a.g.e. s.97-116.

Umar, a.g.e. s.41

* Bu ailenin Mağan olması daha büyük olasılıktır. Daha sonra "Baş mağan" anlamında Ko-mana/Ko-mağan denilmiş olabilir. Bu aileyle Doğu Roma İmparator ailesi Komnenos'lar arasında bir ilişkinin bulunması güçlü bir olasılıktır.

Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafya adlar dizini, s.30, 31, 70, 71.

Ertem, Hitit Devleti'nin İki Eyaleti: Pala-Tum(m) ana, s.28

Ertem, a.g.e. s.32.

<p< Umar, a.g.e. s.43.

Ertem, a.g.e. s.12.

Ertem, a.g.e. s.21.

Ertem, a.g.e. s.1.

Ertem, a.g.e. s.111.

* A.M.Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, TTK 1947, s.89.

Bilge Umar, Türkiye Halkının İlkçağ Tarihi, 1.cilt, s.54.

Strabon, Coğrafya, Anadolu (Kitap: 12,13,14,), s.202-212.

Strabon, a.g.e. s.134-136.

Hayri ertem, Hitit devleti'nin İki Eyaleti: Pala-Tum (m) ana, s.7.

Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafya Adlar Dizin, s.89.

* Abhazların son kral ailesi Açha/Çaçba ailesi ile, Lov/Luv ailesi aynı kılan ailesinin iki koludur.

Strabon, a.g.e., s.30.

Akurgal, a.g.e., s.82.

** Bu sözcükler Abhazca olup baştaki "A" harfi artikeldir.

Strabon, a.g.e. s.30-32.

Ertem, a.g.e. s.86.

*** "Apha" kılan ailesi halen Türkiye'de yaşamamaktadır. Kafkasya'da da bu aileye rastlayamadık. Bilebildiğim kadarıyla ailenin son temsilcisi Deli Şükrü ve Küçük Bekir'le birlikte eşkıyalık yapan Apha Hamza'dır.

Yazarın Diğer Yazıları

BİLGİ / BELGE

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele