Çerkesler ve Medya

Çarşamba, 15 Haziran 2005 12:00

Nart Dergisi'nin Medya konulu 32. Sayısı için çeşitli medya organlarında Kuzey Kafkasya ve Çerkesler ile ilgili yapılan bazı çalışmalarda emeği geçen Sayın Çetin Öner, Sayın Fuat Uğur ve Sayın Mithat Bereket ile röportajlar yaptık. Kendilerine bizleri kırmayarak sorularımızı içtenlikle cevapladıkları için teşekkür ediyor ve bu keyifli röportajları siz Nart dergisi okuyucularına sunuyoruz.

ÇETİN ÖNER

Nart: Sn. Öner, Prens Ali'nin öncülüğünde gerçekleşen belgeselin yapılmasındaki amaçlar nelerdi? Bu proje kimin fikriydi ve kimlerden destek alındı?

Çetin Öner: Bu belgesel gerek Türkiye'de gerekse yurtdışında çok az bilinen Kadim Kültürlerin başında gelen Kafkas Kültürünü ve Kafkas Halklarını tanıtmak amacıyla yapılmıştır.

Proje, Sayın Muhittin Ünal'la benim düşüncemizdi.

Nart: Proje oluşumu ve çekim aşamasında ne gibi sorunlar yaşadınız?

Çetin Öner: Oluşum sırasında önemli bir fırsatı kaçırdık. Benim düşüncem, projeye Ürdün Prensi Ali tarafından sağlanacak maddi desteğin, KAFDER aracılığı ile ve benim yönetmenliğimde gerçekleştirilmesiydi. Ne var ki Prens Ali'nin arkadaşı bir hanımın devreye sokulmasıyla önce KAFDER'in aracılığı ardından benim yönetmenliğim devreden çıkartıldı. Ben yine de yetersiz bir çekim ekibi oluşturulmasına karşın, gerek çevremi, gerekse kendimi illegal olarak devreye soktum ve yer yer çekimleri yönlendirdim, yönetime müdahale ettim. Proje, o bütçeyle epeyi zorladı bizi. Ne var ki gerek Kafkasya'da, gerek Türkiye'de büyük kolaylıklar, büyük destekler sağlandı. Çekimlere ara verilmesi, tempomuzu düşüren bir faktör olarak devreye girdi. Bir de buna ekibin amatörlüğü eklenince benim tasarladığım hedeften önemli sapmalar oldu. Birçok düşüncemi filme aktaramadım. Sonunda, son çekimlere de katılmadım, montaja da müdahale edemedim.

Çekim ekibi benim önerilerimi kendilerince kotarmaya çalıştılar. Ama proje yamalı bohçaya döndü. Film ise temposu ağır, aşırı uzun bir biçemi yansıttı ekranda.

Nart: Çekim yapılan ülkelerin belgesele karşı yürüttükleri politikalar neler olmuştur?

Çetin Öner: Ürdün Prensi Ali'nin katkıları yadsınamaz. Ne var ki benim bulunmadığım dönemlerde gerek yapımcıdan, gerekse ekipten kaynaklanan Prens Ali'nin bir anlatıcı biçiminde kullanılması genel yaklaşıma aykırı bir biçime dönüştürdü filmi. Ürdün'deki Çerkesler çok yardımcı oldular. Kafkasya'dakiler ise ellerinden geleni yapmaya çalıştılar. KAFDER yönetimi de her türlü belgeyi, bilgiyi sağladı ekibe.

Nart: Belgeselin gösterimi sırasında sorunlar yaşandı mı? Geniş kitlelere ulaşılabildi mi?

Çetin Öner: Belgeselin gösterimi tam bir skandal oldu. Binlerce kişi kapıda kaldı, içeri giremedi. İkinci bir gösterimde de Atatürk Kültür Merkezi doldu, taştı. Ama belgeselin bir tek kopyası bile bize verilmediğinden Türkiye'de ancak yapımcı ve Loreena McKennitt'le CNN'de bir söyleşi yapılarak geçiştirildi. Geniş yığınlarla buluşamadı ne yazık ki.

Nart: Gösterim sonrası ne tür tepkiler alındı?

Çetin Öner: Ürdün'de ne gibi tepkiler alındı bilemem ama benim TRT'deki meslektaşlarımla AKM'de birlikte izledik filmi. Onlar da Prens Ali sahnelerini uzun ve gereksiz buldular. Süreyi uzun buldular. Ben de filmin sorumlularına bu eleştirileri iletmekle yetindim. En beğenilen bölüm benim önerimle filme konan Loreena McKennitt'in şarkısına yapılan klipti. Ama genel kanı "parayı veren düdüğü çalmış" saptamam oldu.

Nart: Kafkas kökenli bir yönetmen olarak sizin bu tür başka bir çalışmanız olacak mı?

Çetin Öner: Bizim, KAFDER'le birlikte düşündüğümüz "Kafkasya Belgeseli", benim TRT için çekeceğim "Dağlara Yazılıdır" filminin çekim öncesi ve çekim sonrasında kotarılacak olan bir projedir.

Öncelikle "Dağlara Yazılıdır" var. Senaryosu tamamlandı. Birkaç milyon dolarlık bir bütçeye gereksinimim var. TRT kurumu altyapıyı sağlayacak, özellikle teknik ekipman ve donanımla belli oranda bir maddi katkıda bulunacak. Geri kalan parayı bizler bulmaz zorundayız. Yazışmalarımız ve çalışmalarımız sürüyor. 2003 yılı içinde çekime başlamayı düşünüyorum. Uluslar arası teknik ve estetik bir düzeyi hedefliyorum. Fransa, Rusya, Polonya, Macaristan, Almanya ve Kanada ile işbirliği olanaklarını araştırıyoruz. TC Kültür Bakanlığı'nın katkılarını sağlamaya ve Avrupa Topluluğu'nun bu konudaki destekleme fonlarına da başvuracağız. Filmi Kafkasya ve Türkiye'de çekmek istiyoruz. Adigey, Kabardey ve Çerkesya'nın malzeme, insan ve sanatçı katkılarını bekliyoruz; oradaki dans ve müzik grupları ile çalışmak istiyoruz.

FUAT UĞUR

Nart: Sayın Uğur National Geographic dergisinde yayımlanan Kuzey Kafkasya ile ilgili çalışmanız öncesi Çerkesler ile ilgili başka çalışmalarınız oldu mu?

Fuat Uğur: Basında Çerkeslerle ilgili çalışmalarım 1990 yılında başladı. Güneş Gazetesinde çalışmaya başladığım yıldı ve Bağlarbaşı derneğinde tanıdığım arkadaşların katkılarıyla dönemin en çok satan gazetelerinden biri olan Güneş gazetesinde 5 günlük bir yazı dizisi yayınlandı. Türkiye'de ulusal bir gazetede böyle bir yazı dizisi ilk kez gerçekleşmişti ve beni neredeyse yüzlerce kişi telefonla aradı. Kimi yazı dizisinde sözünü ettiğim Çerkesçe kaseti sordu, kimi ağlayarak benimle tanışmak istediğini söyledi.

Ardından bir iki ay sonra Nalçik'te düzenlenen 1. Uluslararası Çerkes Festivali'ne davet edildim. Türkiye'den iki otobüslük bir heyetle (Ben heyete Sarp sınır kapısında katıldım) Kaberdey-Balkar'a gittik. Dönüşte oradaki izlenimlerimi yine 4 günlük bir yazı dizisiyle Güneş'te yayınlattım. Bu arada orada yaptığım görüşmelerden bazıları da haber olarak gazetenin haber sayfalarında çıktı. Örneğin hala Cumhurbaşkanı olan ve o zaman da Cumhurbaşkanlığı makamında oturan Valeri Gogo ile yaptığım röportaj da gazetenin ilk sayfasından verildi.

Güneş'in ardından Star Televizyonu'nda muhabir olarak çalıştım. Bu süre içinde Türkiye'ye gelen Nalmes Müzik Topluluğunun haberlerini yaptım. Topluluğun televizyonun sabah haberlerinde konuk olmasını sağladım. Nokta dergisindeki haber müdürlüğüm sırasında ise Muhittin Ünal'ın Kurtuluş Savaşı'nda Çerkesler adlı kitabını kapağa taşıdık. Kitaptan yola çıkarak yaptığımız habere ek olarak Sayın Ünal'la yaptığım söyleşi de dosya içinde yer aldı.

Sonuçta daha sonraki gazetecilik yaşamımda da çalıştığım gazete ve televizyonlarda küçük büyük, birçok habere imza attım ama epeyce uzun sürer. Başlıcalar bunlar.

Nart: Bu çalışmayı yapmaya nasıl karar verdiniz? Siz mi öneride bulundunuz yoksa dergiden bu konu hakkında araştırma yapmanız mı istendi?

Fuat Uğur: Bu çalışma için bana National Geographic dergisinden teklif geldi. Onlar böyle bir işi yapabilecek, hem Çerkesleri ve Kafkasya'yı bilen, ilişki kurabilecek, hem de gazetecilik niteliklerine sahip bir yazarla çalışmak istediklerini Türkiye'deki Çerkes Profili başlıklı araştırmanın yürütücüsü Doç.Dr. Ayhan Kaya'ya söylemişler. O da beni önermiş.

Nart: Eğer Kafkas kökenli olmasaydınız bu tür bir araştırmaya derginizde yer verilir miydi?

Fuat Uğur: Ben National Geographic'de çalışmıyorum. Oraya yalnızca bu proje üzerine, 'free lance' bir iş yaptım. Başka projelerde birlikte olabilirim ama kadrolu değilim. Zaten National Geographic'in çalışma sistemi bunun üzerine kurulu. Tüm yazarları neredeyse telifle, dışarıdan iş yapmaktalar. Yani Kafkasya üzerine böylesi bir çalışma yapılmasının temel sebebi benim Çerkes olmam değil, tamamen dergi editörlerinin seçimi. Bu doğal, çünkü onlar da Türkiye'deki Çerkes kimliğinin çok iyi farkındalar ama bu kimliğin Türkiye sınırları dışında bir de anavatan toprağı olduğu gördüler. Gazetecilik ve dergicilik de bunu gerektirir.

Nart: Kuzey Kafkasya seyahatinizde hangi bölgeye gideceğinize nasıl karar verdiniz?

Fuat Uğur: Daha önce de söylediğim gibi topraklarımız üzerinde belli bir fikre sahibim. Adıgelerin, Ahazların ve Abazaların (Karaçay-Çerkesk'te yaşayanlar) yaşadığı toprakları esas aldım. Bu yüzden de Kuzey Kafkasya topraklarının ÇERKESYA olarak adlandırılması bana doğru geldi. Bu sözcüğün Türkiye'deki yasal kısıtlamalar nedeniyle derneklerde kullanılmaması, anavatan topraklarının aynı adla anılmasını engelleyemezdi takdir edersiniz. Çerkesya topraklarının sınırlarına ait bilgileri de tarih bize veriyor: Kıyı boyundan Hazar'a uzanan bir ülke Çerkesya. Sınır Hazar denizi kıyılarına dek ulaşmıyor şüphesiz. Ama kıyı boyu Şapsığlardan, Abazalara, Kabardey-Balkar ülkesinin ötesine kadar uzanan bir coğrafyadan söz ediyoruz. Yol haritamıza esasında Abhazya'yı da katmıştık ama vaktimizin az olması sebebiyle ve Abhazya'ya yapılacak giriş çıkışlarda zaman kaybedeceğimiz endişesiyle vazgeçtik. Oraya da artık bir dahaki sefere gideriz.

Nart: Bu seyahat sonrası ekip olarak izlenimleriniz neler olmuştur?

Fuat Uğur: Seyahat ekibinde benim dışımda yukarıda sözünü ettiğim Doç.Dr. Ayhan Kaya da vardı. Tabii bir de fotoğrafçımız. Manuel Çıtak. Ermeni asıllı bir Türk vatandaşı ve ünlü bir fotoğrafçı. Ancak Kafkasya'ya son derece yabancıydı. Dünyanın pek çok yerini görmüştü ama bu topraklara adımını atmadığı için de tamamen bana bağımlı çalışmak zorundaydı. Oysa National Geographic'de çıkan işlerde yazar ile fotoğrafçı ayrı ayrı çalışırlar. Amaç yazıya uygun fotoğraflar konulması değildir. Farklı izlenimlerin farklı gözlerlerle aktarılmasıdır. Bu seyahatten önce tahmin edersiniz ki çeşitli bağlantılar yaptım. Sonuçta gideceğimiz yer hakkında en ayrıntılı bilgiye ben sahiptim ve aradan koskoca 12 yıl geçmişti. O nedenle ekibimiz çok iyi karşılandı bir kere. Hemen buradan belirtmeliyim ki Huade Adnan, Cetaw İbrahim, Yediç Mehmet, Yıldıray Yağan, Leyla ve Beycan Şen çifti, İmdat Kip'in inanılmaz desteklerini ve yardımlarını gördük. Bu arada Hikmet Albayrak ve Hakkı Kurmel'in misafirperverliklerini söylemem gerek. Kurdukları iki fabrikayı da gezdik. Çok önemli yatırımlar gerçekleştirmişler.

Bir kere şunu söylemeliyim ki 12 yıl önce bu ülkelere gitmiş biri olarak önemli bir mesafe kat edilmiş. İlk gittiğimde insanların aylık gelirleri 2-3 dolar arasında değişiyordu. Bugün yine ortalama yaşam standardında kaliteli tüketim eşyaları çok fazla yok ama aylık ortalama gelir 150 dolara yükselmiş durumda. Sonuçta eğitimin, şehir içi telefon konuşmalarının ve sağlık harcamalarının sıfır, ısınma, elektrik, su ve ulaşımın da neredeyse bedavaya yakın olduğu bir ülkede doğal olarak geçim standardı göreceli olarak daha da yükseliyor.

Yoksulluğu ve zenginliği yan yana görmek mümkün. Yazıda da sözünü ettiğim temiz ve özenli olsa da çok eski giysileri içindeki yaşlı insanlar içimi burktu. Genç erkeklerin tamamen siyah ve deri elbiseler giyiyor olması ise moda. Ama özellikle Adıgey'de Slavlar Birliği'nin varlığı beni biraz endişelendirdi. Slavlar Birliği'nin kurulmuş ve Rus milliyetçiliği temelinde politika yapıyor olmasının temelinde bir parça da Adıgelerin payı var. Evet, Adıgeler "Bu ülke bizim" demenin rahatlığı içindeler ve onlara karşı zaman zaman sert davranabiliyorlar. Ancak görüştüğüm fakat yazıda yer vermediğim Slavlar Birliği Başkanı Kanavalova "İyi güzel, Adıgelerin size olan davranışlarından sürekli şikayet ediyorsunuz da benim asıl merak ettiğim şu. Siz neden bu topraklardasınız, bunu hiç sorguladınız mı? Adıgelerin yaşadığı sürgün travmasından haberdar mısınız?" şeklindeki soruma aynen şu yanıtı verdi: "Evet, ben tarih profesörüyüm ve bundan 138 yıl önce Adıgelerin yaşadığı sürgün travmasının ne demek olduğunu biliyorum. Onların acılarını yüreğimde hissediyorum ama biz de bu toprakları isteyerek gelmedik. Bizi Sovyet döneminden itibaren burada yaşamamız için yerleştirdiler. Başka gidecek yerimiz de yok". Beni asıl şaşırtan Adıgelerin Slavlar Birliği ile resmi düzeyde temas kurmamaları oldu. Sevindiren olay da Hazret Şovmen'in Cumhurbaşkanı seçilmesiydi. Biz gittiğimizde seçim henüz yapılmıştı ve Şovmen Moskova'daydı. Benim de akrabalarımın yaşadığı Penekes köyünün yakınlarında tüm köylülerin bedava tedavi gördüğü hastaneyi de Şovmen yaptırmış ve işletiyordu. Ancak köylük arazinin ortasında adeta İstanbul'un en lüks hastanelerinden biri yükseliyordu. İçine de girdik. Servis çok iyiydi. Şovmen bana göre Adıgey'i kalkındıracak tek kişi. Şovmen'in döneminde artık Maykop'ta bir "Hırsızlar Mahallesi" daha türeyeceğini sanmıyorum.

Karaçay-Çerkesk'teki hayal kırıklığı Nalçik'teki canlılıkla yerini umuda bıraktı. Karaçay-Çerkesk, uzun uzun konuşulması ve değerlendirilmesi gereken bir ülke. Orada beni çok etkileyen bir yer vardı. O da böyle bir ülkede Mercuri gibi bir fabrikanın varlığıydı. Eski Cumhurbaşkanı Stanislav Derev'in fabrikası uluslar arası standartlardaydı. Derev'in Kafkas köpeklerinin neslinin tükenmemesi için kurduğu çiftlik ise mükemmeldi. Nalçik ise 12 yıl evveline göre hayli gelişmiş, canlanmış ve tam bir büyük kent havasına girmişti. Sinemaların önünde kızlı erkekli uzun kuyruklar sabahın erken saatlerinden başlıyordu. Mağazalar, hiper marketler, kafeler ve lokantalarla kent geç saatlere kadar canlıydı. Havanın güneşli olduğu saatlerde Lenin caddesine çıktığımızda bir ara kendimizi Champs Elysee'de sandık. Genç kızlar, kadınlar inanılmaz derecede şık ve güzeldiler. Erkekler ise yine siyah kazak, siyah deri ceket ve siyah pantolonla endamlarını gösteriyorlardı. Bana göre iticiydiler. Zaten tüm Rusya'da olduğu gibi ekonomi Çerkes ülkelerinde de kadınların sırtında yükseliyor. Kadınlar çok çalışkan, hayata daha sıkı bağlı. Erkekler ise daha tembel ve alkolle barışıklar.

Nalçik'teki üniversitenin önünde kızlı erkekli öğrencilerle genel ahvali konuşmak istedik. Bir tek erkek öğrenciyi konuşmaya razı edebilmek için alnımızın damarı çatladı. Kızlar alabildiğine cesur, güler yüzlü, açık sözlü ve hoş sohbettiler. Bu farklılık bana çok ilginç geldi. Nalçik'te adam başına neredeyse bir polis düştüğünü yazmıştım zaten. Ama rüşvet mekanizmasını bu denli ilerletmiş olmaları gerçekten çok can sıkıcı. Bizim Manuel (Adıgeler ona Yermel Cale diye seslendi gezi boyunca) bir ara yalnız başına takılmak istedi. Karşıdan karşıya geçerken yabancı olduğunu anlayan bir polis ona ceza kesmiş. Hiçbir dilden anlaşamadıkları için de Manuel cebinden çıkarıp 5 ruble vermiş. Beş ruble orada dilencilere verilen bir para. Yani canımı sıkan sadece rüşvet almaları değil, aynı zamanda 5 rubleye varıncaya dek "ihtiyaç" içinde olmaları. Demokrasi kültürü konusunda da epey mesafe kat etmeleri gerektiği açık. Ama bu aynı zamanda Rusya'nın da en önemli sorunu.

Nart: Bu seyahatten siz, Kafkas kökenli biri olarak nasıl etkilendiniz?

Fuat Uğur: Ülkemi bir kere daha görmekten çok hoşnudum. Atalarımın yaşadığı topraklarda bize benzeyen, annemin, babamın ve tüm akrabalarımın dilini konuşan insanlarla bir arada olmak beni kere daha şaşırttı. Türkiye'den yüzlerce kilometre uzakta, bir başka toprağa "burası benim anavatanım" deme duygusu çok tuhaf. Belirttiğim gibi küçüklüğümden beri işittiğim konuşmaları etrafımda çok sıradan bir şekilde duymak da öyle. Galiba bu etki başkalarında da olmalı. Nitekim Nalçik'de yine polisin para istediği bir Türkiyeli Çerkes, oraya henüz gitmenin heyecanıyla kırık dökük Adıgecesiyle "ben de Adıgeyim, bu ayıp değil mi?" demiş. Polisten aldığı yanıt ise şöyle: "Burada Adıgelerden yüzbinlerce var. Peki biz nasıl para kazanacağız?" şeklinde olmuş. Doğru ya da fantezi. Duygularınız ne olursa olsun hayatın bir başka gerçekliği daha var. Ona da hazırlıklı olmak gerek.

Bu arada yine National Geographic'da da yer aldığı gibi Maykop yakınlarındaki Penekes köyünde kendi akrabalarımı buldum. Deguf sülalesinden biri olarak Ali Deguf ve ailesiyle geçirdiğimiz saatler çok dokunaklıydı. Şimdi bağlantımız devam ediyor onlarla.

Nart: Seyahatiniz sırasında ekibinizin ve sizin başınızdan geçen en ilginç olay ne olmuştur?

Fuat Uğur: Bu seyahatten dönüş bizim açımızdan tam bir kâbus oldu. Sorunuzdaki "en" sözcüğü bunu anlatmam gerektiğini bana hatırlattı. Dönüşte Nalçik havaalanında gizli servis elemanlarınca tam dört saat boyunca yüzlerce soru sorularak sorguya çekilmemiz, eşyalarımızın didik didik edilerek aranması ve yerlere saçılması bizi hem çok üzdü, hem de endişelendirdi. Ben bu olayı National Geographic'da yazmamayı yeğledim. Biraz kişiseldi, biraz da açıkçası Çerkesliğim nedeniyle böyle bir şey yazmadım. Doğru mu yaptım bilmiyorum. Bunda oradaki gizli servis elemanlarından birinin "bunları yazarsanız, burada size yardım edenler hakkında iyi şeyler olmaz" demesi de etkili oldu belki. Sebep her neyse yazmadım ve bundan pişman değilim. Ama bu dergi daha lokal ve en azından çıplak gerçekleri bilebilmemiz açısından bizlere daha farklı imkanlar sunuyor. Buradan bu olayı başımdan geçen "en" ilginç olay olarak size aktarmak istedim.

Nart: Derginin Mayıs ayı sayısı yayınlandıktan sonra tirajınızda bir artış söz konusu oldu mu? Bunu neye bağlıyorsunuz? Dergi bünyesinde bu tiraj artışını,K.Kafkasya ile ilgili yapmış olduğunuz çalışmaya bağlayanlar oldu mu? Buna bağlı olarak bu tür çalışmaların arttırılması talebi geldi mi?

Fuat Uğur: National Geographic zaten Türkiye'nin en çok okunan dergilerinin başında geliyor. Satışı kimi zaman 100 bin sınırlarını zorluyor ve geçiyor da. Doğrusu benim yazımın çıkmasından sonra satışında ne kadar bir artma meydana geldi, sormadım. İlgide belli bir artış olduğunu söylediler ama daha fazla ticari işlerine burnumu sokmak istemedim. Bu yüzden sorunuza tatminkar bir yanıt veremeyeceğim. Ama şunu söylemeliyim ki bir ticari kuruluş sonuç itibariyle yayın kuruluşu da olsa ticari çıkarlarını düşünür. Eğer bir satış potansiyeli olduğunu görmeselerdi böyle bir teklifle bana gelmezlerdi.

Nart: Sayın Uğur çalışmanız sonrası aldığınız olumlu yada olumsuz eleştirilerden bahseder misiniz? Bu eleştiriler doğrultusunda bizimle ilgili başka çalışmalar yapmayı düşünüyor musunuz?

Fuat Uğur: Dergi okurlarından inanılmaz derecede güzel eleştiriler geldi. Benimle tanışmak isteyen ve telefon bırakanlar oldu. Bazılarıyla tanıştım da. Eleştirilerden biri National Geographic'nın bir sonraki sayısında yer aldı. Bu eleştirinin en güzel yanı yazan kişinin "Ben yazıyı okumaya başlayınca bir yabancı tarafından yazıldığını sandım. Hem bizi bu kadar iyi biliyor hem de objektif. Ama sonra devam ettiğimde anladım ki Türkiye'den bir yazar. Bu beni çok sevindirdi" mealinde cümleler içeren bir mektuptu bu. Olumlu eleştiriler arasında en çok bu hoşuma gitti çünkü ben en başta nesnel ve oradaki fotoğrafı yansıtmaya karar vermiştim. Tabii bu fotoğraf birçoğumuzun beklediği gibi değildi... Çünkü genellikle şimdiye dek Kafkasya izlenimleri, gerek bizim dergilerimizde, gerekse ulusal basında(Buna benim Güneş'teki yazı dizilerim de dahil) hep Çerkeslerin güzel gelenekleri, güzel Çerkes kızları, yiğit ve sırım gibi vücudu olan Çerkes delikanlıları, pırıl pırıl akan şelaleler, dağlarda otlayan koyunlar, koşan doru atlar düzlemindeydi. Misafirperverlik, yemekler vb. hikayeleri anlatan yazılar da hayatın bir parçasıydı ama gerçek yüzünü yansıtmıyordu. National Geographic, en başta bir turizm tanıtma dergisi değil. Bu dergilerde, turizm broşürlerindeki ve takvimlerdeki fotoğrafları, yazıları göremezsiniz. ABD'den yazan Billur Uluışık da bunun farkında ve ABD'de bu tür yazılara "travel writing" denildiğini belirterek beni kutlayanlar arasındaydı.

Ancak Marje gibi e-group'larda çok ağır suçlamalarla karşı karşıya kaldım. İstenen fotoğrafla karşılarına çıkmamıştım ve çok kızmışlardı. Üstelik o fotoğrafta daha nice olumsuzluklar yoktu. Bir örneğini yukarıda anlattım. Hayat dağlara, folklor kıyafetleri içindeki Çerkes kızlarına ve erkeklerine bakarak geçmiyor. Hayattaki en önemli amacımız düğün yapmak ve misafir ağırlamak değil. İşte hep o bilinenin dışındakileri okurun önüne getirdik. Ancak şunu söyleyebilirim ki yer darlığı nedeniyle daha uzun ve hatta 6-7 sayfa daha yazabilirdim. Fotoğraflarda ise bence konulması gereken birkaç fotoğraf daha vardı dergiye. Ancak bunlara ben karışamadığım, fotoğraf editörleri tarafından seçildiği için etkili olamadım ne yazık ki. Telkinlerim ise pek sonuç vermedi. Sözünü ettiğim fotoğraflar ve yazının daha geniş hali de National Geographic'in web page'inde yer aldı.

Nart: Kuzey Kafkasya'nın doğru tanıtımı adına yapmış olduğunuz bu çalışma bir Çerkes olarak sizce yeterli mi? Bildiğiniz gibi Türk kamuoyunda Çerkesler savaşlar ve bir kısım sözde radikal hareketler ile gündeme getiriliyor. Hakkımızdaki bu olumsuz kanıyı düzeltmek ve Çerkes halkını doğru tanıtmak için sizce ne gibi çalışmalar yapılmalıdır?

Fuat Uğur: Bu çalışmalar tabii ki yeterli değil. Çerkeslerin kendi sorunlarını duyurmada, kendi meselelerini halletmede basını etkin bir araç olarak kullanmaları gerekli. Ancak bunun henüz iyi yapılabildiği söylenemez. Bunun bazı yöntemleri var ama bu işi yapacak olanlarla Çerkes kamuoyunda etkin olanların bir araya gelip güçlerini birleştirmeleri gerekli. Hala yakalanan bazı teröristler Türkiye kamuoyunda Çerkes olarak duyuruluyor. Aslına bakarsanız Allahtan genel kamuoyunda Çerkesler hakkında diğer etnik gruplar gibi olumsuz bir izlenim yok. Bugün Türkiye'de göğsünü gere gere "Ben Çerkesim" diyemeyen kimse var mıdır? Bence yok, herkes Çerkes olmaktan gurur duyduğunu söylüyor ve bunu duyan diğer milletlere mensup insanlar da bizlere saygıyla yaklaşıyorlar. Üstelik de herkes kendi ailesinde bir miktar Çerkes kanı olduğunu ispat edinceye kadar akla karayı seçiyor. Bu sözlerim diğer milletlerin daha az değerli olduğu anlamına gelmesin. Biz bunun kıymetini bilmeli ve bu genel sevgiyi olumlu yönlere kanalize edip maksimum düzeyde yararlanmalıyız. Önümüzde uzun bir yol var. Derneklerimizin işbirliği en üst düzeye yükselmeli. Sivil toplum kuruluşları her alanda faaliyet göstermeli, özellikle AB uyum yasaları doğrultusunda çıkarılan ana dilde yayın ve öğrenim konusunda etkin çalışmalar yapmalıyız.

MİTHAT BEREKET

Nart: Sn. Bereket, sizi başarılı bir araştırmacı-gazeteci olarak takip ediyor ve başarılı çalışmalarınızı / programlarınızı zevkle izliyoruz. Sizi, Çerkesler ve Kafkasya ile ilgili programlar yapmaya iten nedenler nelerdir merak ediyoruz.

Mithat Bereket: M. Ali Birand ile '32. Gün'de çalışırken, kendisi Brüksel'de diplomatik haberler yapıyordu. Benim ise araziye gitme, oralarda haberler yapma isteğim vardı. O sırada Abhaz-Gürcü Savaşı patlak vermişti ve Abhazlar Suhumi'yi aldığında Suhumi'ye giren ilk gazeteci ben olmuştum. Beni Çerkesler ile tanıştıran maalesef savaş muhabirliği ve Abhaz-Gürcü Savaşı olmuştu. Şamil Basayev ile görüşmem, oralarda haber peşinde koşuşturduğum sıralarda oradaki insanlarla olan diyaloglarım ilgimi artırıcı sebepler. Tabii Gudauta ve Kuzey Karadeniz Bölgelerine gittikçe ilgim daha da artıyordu. Savaş muhabirliği isteğim, arazide bulunmayı tercih edişim beni bu tür programlar yapmaya iten nedenler olmuştu.

Nart: Çerkesler ve Kafkasya ile ilgili programlar yapmadan önce hakkımızda bilgileriniz nelerdi?

Mithat Bereket: Türkiye'ye döndüğümde buradaki Çerkesler ile bağlantıya geçtim. Zaten anne- baba Antakyalı olduğu için yani Antakyalı olduğumuz için ve bu bölge, Çerkeslerin Suriye, Lübnan, Ürdün'e geçişlerinde kullandıkları önemli bir yol olduğu için bağlantılarımız tanışmışlıklarımız vardı. Antakya, Çerkesler ile bağlantıları kuvvetli olan bir şehirdir. Orada çok fazla Çerkes yaşar ve biz onları tanırdık. Hatta benim büyük büyükbabam Suphi Bereket, Osmanlı zamanında Suriye Cumhurbaşkanlığı yapmış ve o dönem Suriye'ye yerleştirilen Çerkesler ile yakından ilgilenmiş birisidir. Ayrıca evlilik ilişkileriyle akrabalık bağlarımız bile olduğunu biliyorum. Bizim akrabalarımızdan bazıları Çerkesler ile evlenmiştir, onlardan birisi de benim teyzemdir. Eşi Adapazarı'ndan Abhaz kökenlidir. Yani kısacası Çerkesleri önceden de tanır ve çok beğenirdim. Aile sohbetlerimizde bekar olduğum için bir "Çerkes kızı" ile evlenmem yönünde annemden yoğun baskı bile görmekteyim. İstanbul'da görüştüğüm çok fazla Çerkes dostum var.

Nart: Bizim hakkımızda yaptığınız programlardan sonra ne tür tepkiler aldınız?

Mithat Bereket: Yaptığım programlarla Kuzey Kafkas Sorununu / Çeçenistan Sorununu Türkiye'ye ilk tanıtanlardanım. Yaptığım her programda genellikle böyle oluyor, ele alınmayan bir konuyu ele alarak gündeme getiriyorum. Çerkeslerle ilgili yaptığım programların da üç tür yankısı oldu. Bunlardan ilki, bu programları o bölgenin insanının seyrediyor olması. Bu insanlar programları seyrediyor ve bunlara sahip çıkıyorlar. Programların sonunda bizleri arayarak destek olduklarını bildiriyorlar. Konuya yakınlık hissediyorlar. İkinci yankısı ise, Türk izleyicisi tarafından oluyor. Türk izleyici bilmediği kendine aktarılmayan bu çok önemli konuları, gelişmeleri takip edebiliyor ve bilgi sahibi olabiliyorlar. Üçüncü yankı ise çok önemli başka bir açı, bu programların bürokratlar/hükümet yetkilileri ve Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından izleniyor olması.

Türkiye'de çoğunlukla yaşayan bir halk ile ilgili bir program yaptığınızda bu seyrediliyor. Ne zaman sizinle ilgili bir program yapsam izlenme oranım artıyor. Ben de şunu biliyorum ki, bugün Abhazya'da yaşayan Abhazlardan daha fazla Abhaz, Türkiye topraklarında yaşıyor. Bu ilginç ama aynı zamanda gerçek bir durum.

Nart: Medyanın içinde yer alan biri olarak Çerkes halkının yaşanan savaşlar ve radikal hareketler dışında Türkiye'de tanınması hakkında neler düşünüyorsunuz?

Mithat Bereket: Ortada neyin ne olduğunu bilmeyen o kadar çok yazar var ki. Uzmanlaşma şart. Bir konuda haber yaparken veya yazı yazarken neyin ne olduğunu bilmeniz gerekmektedir. Çeçenler otel basıyor, baskın yapıyor, terörist Çeçenler söylemlerinin insanlar tarafından nasıl algılanacağı haber yapan kişi tarafından maalesef düşünülmüyor, hiçbir derinliği olmayan yüzeysel haberler yapılıyor. Bu konuda mutlaka uzmanlaşma şart.

Benim bu konulardaki araştırmalarım savaşlarla başladı ama daha sonra kültür ile devam etti. Kültürün içine girdim, gördüm, tanıdım ve çok sevdim. Kafkas Günleri Kapsamında Cemal Reşit Rey'de yapılan gösteriye katılmıştım. Beni müthiş etkiledi, çok beğendim. Keşke sonuna kadar kalabilseydim, ve doya doya seyredebilseydim. Bu tür etkinliklerle kültürünüzü tanıtabilir, daha fazla insanın tanımasını sağlayabilirsiniz. Kuzey Kafkasya'da yaşayan Kafkas kökenli insandan daha çoğunun Türkiye'de yaşadığını biliyorum. Baskı grubu oluşturmalı, lobi faaliyetlerinde bulunmalısınız. Bu anlamda örgütlülük şart. Örgütlü hareket etme ve güç birlikteliği yapmak zorundasınız. Belki de Türkiye'deki ünlülerle ortak bir çalışma yapılabilir, böylelikle ortaya çıkabilirsiniz. Profesyonel reklam şirketleriyle tanıtım programları yürütebilirsiniz. Tanıtmanız, anlatmanız gereken müthiş bir kültürünüz var ve yapabileceğiniz şeyler çok fazla. Dansınızdan, müziğinize, yemeklerinizden sosyal yaşantınıza kadar pek çok farklı alanda tanıtım organizasyonları yapabilirsiniz. Kültürel değerler için yapılması gereken tanıtımları artırmalısınız. Baskı grupları oluşturmayı ve lobi faaliyetlerini güçlendirmeyi ihmal etmemelisiniz.

Nart: Atlas ve National Geographic dergilerinde Kuzey Kafkasya ve Ürdün diyasporasındaki Çerkeslerin yaşamlarını konu alan haberlerin yayınlanması sonrası dergilerin tirajlarında meydana gelen artış gibi sizin programlarınız sonrasında da izlenme oranlarında bir artış söz konusu oldu mu? Bunu nelere bağlıyorsunuz?

Mithat Bereket: Tabii ki Türkiye'de yaşayan belli bir grubun anavatanları hakkında haber yaptığınızda bu ilgi görüyor ve izlenme oranı artıyor. Atlas ve National Geographic'de çıkan yazıları ben de okudum ve tirajlarının artmış olabileceğini ben de tahmin edebiliyorum. Bu anavatana duyulan özlemin, kendini ifade etmenin başka bir yolu olsa gerek.

Nart: Kuzey Kafkasya'ya haber amaçlı gidişlerinizde gördüğünüz yerler ve Kafkas halkı ile ilgili edindiğiniz izlenimleriniz nelerdir?

Mithat Bereket: Kafkasya'da hemen hemen her yeri gördüm. Ukrayna'dan Soçi'ye, Çeçenistan'a kadar pek çok yerde bulundum. Bir tek Elbrus'a çıkamadım ve dağ köylerini ziyaret edemedim. Yüreği büyük insanların olduğu yer Kafkasya. Abhaz pasaportu alıp, kafa dinlemeye oralara gitmeyi çok istiyorum.

Bu programları hazırlarken Çeçenistan'a izinsiz girmiştim. Abhazya'da ve Çeçenistan'da Şamil Basayev ile görüşmelerim oldu. Bu yüzden iki sene Rusya'ya giremedim. Ruslar beni kara listeye almışlardı. Orada olduğum sürece Çeçenler bana yardım etti, gizli servis peşimizdeydi, aranıyordum ve onlar beni korudular. Kuzey Kafkasya'ya her gidişimde oradaki insanların samimiyeti, saygısı beni hep etkilemiştir.

Nart: Dışardan bakan biri olarak, anavatan Kafkasya ile Türkiye'de yaşayan Çerkesler arasında nasıl bir fark gözlemlediniz?

Mithat Bereket: İşte şapka çıkardığım başka bir konu da budur. Kafkasya'daki Çerkesler ile buradakiler aynı. Gelenekler çok güzel korunmuş. Oradakiler ile buradakiler arasında fark göremedim, bu gerçekten müthiş bir şey. Adetler, müzikler, danslar, düğünler, cenaze törenleri hep aynı. Şahit olduğum pek çok düğün çok güzeldi. Herkes çok saygılı ve çok ölçülüydü. Bu yazıyı okuyacak olan Türkiye'deki Çerkes gençlerine şunu iletmek isterim ki, oraya gittiklerinde hiç yabancılık çekmeyecekler. Çünkü Ankara'ya gittiğimde gördüm ki bu tür kültürel etkinlikler devam ettiriliyor. Bu beni çok sevindirdi. Kültür korunmaya çalışılıyor, aktarım çok güzel. Saygı uyandırıcı bir şey bu.

Nart: Genel olarak dünyaya baktığımızda küreselleşme ile birlikte birtakım değişim süreçleri yaşanıyor. Bu değişim süreçlerini dikkate alacak olursak, kültürel kimlikler varlıklarını sürdürebilecekler mi?

Mithat Bereket: Tarihte insanları bir arada tutan üç dikişten söz edilebilir. Bunlardan birincisi ideolojidir. Aynı gelir seviyesine sahip insanlar, aynı tüketimleri yapıyorlar. Aynı tip yaşıyorlar. Ortak yaşam şartları ideolojileri doğuruyor. Yakın zamana kadar ideoloji dikişi çok önemli idi. Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte bu dikiş patladı. İkinci dikiş ortak inanç sistemi. Bu sistem içerisinde radikaller var, ılımlılar var. Üçüncü dikiş ortak bir etnik gruba bağlı olma bilinci. Yani ortak bir tarihe bağlı olmak /milliyetçilik. Kimi zaman bu dikişlerden birisi öne çıkar, kimisi geride kalır. Kimi zaman diğeri öne geçerken, bir diğeri patlayıverir. Milliyetçilik ileri gittiğinde bir ülke parçalanabilir, hatta yok olabilir. Örnek Kosova. Din öne çıktığında fanatikleştiğinde çok zararlı olabilir. Tabii bu bahsettiğim durum çok aşırı durumlar. Hiçbir zaman aşırıya kaçılmamalıdır.

Ben inanıyorum ki kültürel kimlikler varlıklarını sürdürecekler.

Nart: Avrupa Birliği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Mithat Bereket: Avrupa Birliği çağdaş uygarlık düzeyi. Türkiye bu anlamda çağdaş uygarlığı hedeflediği için yüzünü Avrupa'ya çevirmelidir. Ama "ne pahasına olursa olsun" dememelidir. Kendisini kullandırmamalıdır. Brüksel'de her şey pazarlıkla yapılıyor. Zor günlerden geçiyoruz. Karışıklıklarımız çok fazla ancak bilinçli olmalı ve pazarlığımızı çok iyi yapmalıyız. Avrupa Birliği zenginlik, insanca yaşama standardı demektir. Uyum süreciyle elde edilen pek çok şey vardır. Mesela Kürtçe yasaktı eskiden. Kültürel kimlikler uyum süreciyle birlikte bir şeyler elde edecekler ve bu halkımızın insanca yaşama standartlarına ulaşma isteğini belki de bir nebze tatmin edecek. AB'ye girmek asıl amaç olmalı, ama çağdaşlaşma adına ne olursa olsun razıyız denmemelidir. Brüksel'de yapılan pazarlığa ortak olunmalı, istikrarlı, doğru yönetimlerle ağırlığımızı hissettirmeliyiz. Türkiye artık yönetim zaafını aşmalıdır. Eğer bu yönetim zaafı aşılırsa, Kafkas Sorunu da aşılacaktır. Türkiye'nin hala belirlemiş olduğu istikrarlı bir Kafkasya politikası yoktur, olmalıdır. Amerika Gürcüleri destekliyor, Rusya ise Abhazları... Yani her zamanki oyun yine oynanmaktadır. Türkiye ise bu konuda herhangi bir politika geliştiremiyor, bu konuda yeterli olamıyor. Karadeniz her zaman kapalı bir bölge , Türkiye orayı daha iyi tanımalı, oraya yoğunlaşmalıdır.

Nart: Sn. Bereket size çok teşekkür ediyoruz, umuyoruz ki 26 Ekim 2002 Cumartesi Akşamı Gençlik Toplantısı bünyesindeki söyleşinizde daha detaylı olarak tartışabiliriz bu konuları.

Mithat Bereket: Tabii ki. Ben teşekkür ederim. Gençlik Toplantısında gençlerle ve Çerkes dostlarımla birlikte olmaktan ben de memnuniyet duyacağım.

Nart - 07/10/2002

[Röportajlar: Hicran Bolat, Guşef Yançatoral, Sine Göksoy, Nefin Huvaj]

BİLGİ / BELGE

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele