Kosova'da Adığe Denen Bir Çerkes Köyü Var...

Çarşamba, 15 Haziran 2005 12:00

Kosovalı'lar döndüler... Yılların beklentisi, özlemi, umudu kısmen de olsa gerçekleşti. Onlar artık "Anavatanlı". Çoğu kimsenin aklının ucundan geçmezdi belki de Kosova'da yaşayan Adığelerin mallarını mülklerini bırakıp Vatan'a dönecekleri. Belki kendilerinin bile....Artık ne diyelim, darısı başımıza...

Peki "kimdi Kosovalı Adığeler?" Bu zamana kadar Yugoslavya'da Adığelerin de yaşadığından birçoğumuzun haberi yokken, 1995'te Hasan Mercan isimli bir araştırmacı, kalkıp Kosova'ya kadar gidiyor Çerkesler'i tanımak için... Çalıştığı Çığ isimli "Kültür Yazım ve Sanat" dergisinde Çerkes asıllı Prof. Dr. Muharrem Yusuf Tsey'den doküman edinerek, başlıyor işe ve yola koyuluyor. "Adığe" isminde bir Çerkes köyüne konuk oluyor...(Bahsi geçen bu Çerkes köyünün yarısından fazlası artık Maykop'ta soydaşlarıyla beraber yaşıyorlar.)

Prizen'de hazırlanan bu derginin 6.sayısında yer alan "Adığe Denen Bir Çerkes Köyü Var Kosova'da" isimli röportajının bir kısmını yayınlıyor, Hasan Mercan'a da harcadığı bu emekten ötürü teşekkür ve takdirlerimizi iletiyoruz.

"Yıllar yılı, Dünya görüşü ayırt etmeksizin, dededen toruna düşünürlerin yanında yer aldı düşünmezler ordusu, bize göre ama loncamızın kültür mirasına dokunmadılar!" dedi Muharrem Yusuf Tsey ve "Bizim Adığey'e, ora, yaşlılarına "merhaba" demek için önce "Wimafe Ş'u" yani, günaydın demen, köyümüz hakkında bolca bilgi edinmen, gafil yakalanmaman için de Çerkesler'le ilgili bolca bilgiye sahip olman ön koşuldur, unutma, Hasan kardeş" diye ekledi. Elime de bolca gereç sıkıştırıverdi ki, yandım Allah! ( Verdiklerini inceletmek için verdiğim mücadele, bir romana, bir oyuna ayırdığım vakitten farksızdı desem, yeridir.)

Adığey'e Düzova'ya ya da Aşağı Stanovça'ya (şu Stanovça adı bana oldukça ters düştüğü için, İpek-Deçan arası, Yanova diye adlandırılan, ama sırf yedi kardeşin kalabalık ailesinin yaşadığı bir avuç köyün de adı Stanovça'dır ve vakt-i ezelinde, kabilenin erkeklerinden biri bir kan davası yüzünden Adığe'ye, yani Düzova'ya yerleşip gizlenmiş, aile kurup köyün adına zor-una tapuzu'na Stanovça dedirtmiş...) vardığımda vakit öğleydi ve gökyüzü kış mevsimine inat masmaviydi; yaban kestane ağaçlarının dalları çıplaktı, ama üzerindeki kargalar bir çiftin inadına seviştikleri büyük konuşuyordu bana göre o anda beyaz badanalı evler de, gökyüzünün birleştiği çizgide tarihin içinden bir soyu kuşatır gibiydi. Bir başka veren. Hem çağcıl, hem de çağdışılığın simgesiyle leşdebelleş bir köy. 30 aile (sülale olarak). 300'ün üzerinde bir avuç Çerkes halkı. İçinize sindirebileceğiniz bir Kosova fotoğrafı. İnsanları dobra dobra, insanları sevecen. İkiyüzlülük, kokuşmuşluk yok, ama yüzlerinin çizgilerinin her birinde birer kuşku simgesi saklı.90 yaşındaki Hacı Şuayip Haydar Hasan Efendinin mavi gözlerinin bakışları beni inceledikçe Çerkes soyuna has bir kuşkunun iç evreninin yazılmamış, yazılamamış suskun, ölüme mahkum dizelerini" armağan" eder gibiydi de, Çerkesçe zar zor Günaydın'ımı verirken bile kendi kendime Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun

Ne güç sıyrılıp çıkmak uykulardan

Ömrü koptuğu yeren bağlayabilmek ne güç

ne güç varabilmek birdenbire

günün güneşin lezzetine

karanlık bulaşıyor insanın etine!

dizelerini mırıldanmaktan medet aradığım anda, Muharrem kulağıma fısıltıyla "Hele Hacının elini öp de dile geliversin" demesiyle varsıllaştım.

"-Korkuyor muyuz? Hayır! Korkmak, Eflatun'un deyimiyle gelecek bir kötülüğü beklemektir. Öfkeli miyiz? Hayır, öfke kördür; bizi götürebileceği bir yer yoktur. O aklın düşmanıdır. Ha, ağlıyor muyuz? Hayır, yüzü güneşe dönük insanlar göz yaşına yol vermez, kurutur, atar. Kinli miyiz? Hayır evlat ; kin insanı aptallaştırır. Soracaksın yaralı mıyız? Evet ama bünye sağlamsa, yarayla yaratılan kanı yeniden yapar. Güçlü müyüz? Avazım çıktığı kadar "Evet" demek istiyorum, ama ürperiyorum. Sanki çok yakın bir dost, elinin tersiyle dudaklarıma vurup" anladık, ne bağırıyorsun, Çerkes'sin tamam" diyecekmiş gibi; beni ürperten düşmen değil dosttur, gazeteci... "Hac seferi, töre, derken,Hacı bize gönül verdi ve anında Muharrem'e Çerkesçe "Hadi konuğu özel odaya yerleştir de, rahatlasın, yaşlı eşrafı da toplanıp isteğini yerine getirelim bigüzelce" diye öneride bulundu.

Muharrem'in bana verdiği bilgilere göre, Adığe Çerkesleri (köye bu adı bir çeşit Adığe adlı bir Çerkes boyuna dayanarak vermişlermiş 1854 yılında daha. Eski S.Birliği'nden gelip, Priştine, Kos. Mitroviçası'nın ana caddesinin ortasındaki Düzova'ya (şimdiki aşağı Stanovça'ya) yerleştiklerinde daha. 130 aileden sadece 30 ailesi var köyün. Ötekilerinin hepsi Türkiye'ye göçüşmüş. Dini din, dili dil, soyu soy, boyu boy bilen tüm baskılara karşın, Çerkesçe'yi seve seve konuşan, bugün ilkokullarında Çerkesçe öğrenim gören çocuklara bile soylarının tarihini döne döne aşılayan bu 30 ailenin 300'ün üzerindeki kitle arasında aydın, mimar, mühendis ve öğretmende yetişmiş. 16.y. yılda İslamiyet'i bağırlarına basmış ve böylece çoğunlukla Müslüman olarak biliniyorlar ve öyle yaşıyorlar. Haklarında "çingene", "kabel" şeklinde iftira, üzücü sözler söylenmişse de onlar benliklerini korumuş, köyceğizlerine sığınarak Çerkesler'e yönelik tüm gelenek ve göreneklerini, dilerini, soy ve boylarını bugüne dek yaşatabilmişlerdir. Hangi ulusun, hangi tarihi muharebelerinin etkisinden olduğu kesinlikle bilinmediği halde, Çerkesler de kan davası hala geçerli, ama bereket Müslümanlık yüzünden bu konu giderek azalıyor ve boylarına layık bir şekilde, tarlayı tarla, demirciliği demircilik, hayvancılığı da hayvancılık bilerekten uysal, sakin, hüzün dolu ve zamana kuşkuyla bakarak yaşamlarını sürdürüyorlar. Güzel kızlarıyla zengin folkloruyla, dillere destan şarkılarıyla ad yapmış Çerkesler'in sadece bu köyde varlanmaları da incelemeye değerdir.

Bilindiği gibi, Çerkesler çağlar çağı benliklerinin izinden gitmiş, zamanla yitmiş, zamanla da içgöç ile safi göçten azalmış,, lakin Çerkes kalmak, Çerkesce'yi geliştirmek ve tarihten silinmemek için bugün bile savaşım vermek ve ana ülkeleriyle ilişkilerini sürdürmekteler...

"Konuk odasında" Hacı Haydar yanında Hacı Osman İlyas, Hacı Şaban İlyas da varlar. Boğuk, düzgün olduğu kadar da yer yer anadillerine kaçan şive ile sohbet edenlerin hepsi, bizim insanlarımız, bizim alınyazımız, bizim tarihimiz. "Cebin doluysa herkes sever", "Kedinin olmadığı yerde fare cirit atar" gibi deyişleri kullanan, yüz çizgilerinden, bakışlarından, davranış ve paranteze sokulmuş kuşku ile korku arası ikircikli tutumlarından "okuyabildiğimiz" kadarıyla, Yunan "sıkıntısını", Hun "huyunu", Avar "cilvesini", Hazar "yitikliğini", Kırımlılar "hazzını", Osmanlılar "iştahını", Gürcüler "beklentisini" ve Doğu Avrupa "yabancılığını" olduğu kadar, Müslümanlık "inancını" sezmek olası.

Ölenleri çok, doğanları az, gurbetçileri çok fazla olan Adığeliler'in giyim kuşamları, kadın milletinin gelenek ve göreneklere yatkın söylenceleri dillere destanmış Muharrem dosta göre, lakin, Adile Recep ve Mevlüde Şahib gibi kadınlardan söz edilmişse de, aralarına karışmak gayri mümkünmüş, töre işte.

Fotoğraf çektirmek yasak, Muharrem'in verdikleriyle yetinin, adımızı anmanız, sesimizi duyurtmanız yeterli gibisinden söz etmeye duran 30 hanelik Çerkes köyü insanlarından, dostum Muharrem'e her şey için kendi ve Çığ okurları adına candan teşekkür ederken, konuk odasından çıkar çıkmaz, bakışlarımı verdiğim gökyüzünden sanki, gazete sayfalarının köşesinde bucağında sık sık rastladığımız duyuruya çalan bir SES ahenkleşip kulaklarıma ine ine yerleşivermişti:

"-Kimliğimi yitirdim...Yenisini çıkaracağımdan, eskisinin hükmü yoktur."

BİLGİ / BELGE

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele