Folklora Adanan Bir Yaşam

Çarşamba, 15 Haziran 2005 12:00

Kimi insanlarımız sessiz sedasız, yaptığı işe gönülden bağlanarak, iyi ve doğru olanı bulmak için uğraş verir. Elde ettikleri ile yetinmez böyle insanlar. Hep arayış içinde olurlar. Cankat Devrim de yaptığı işe böylesine yürekten bağlı, böylesine araştırmacı ruha sahip bir hemşehrimizdir. Elbruz hoca ile folklora başladı, onun izinden gitti. Ondan öğrendiklerini çevresine öğretmek için çaba gösterdi. Bunları yaparken yürekten bağlı olduğu Adığey'in, yüzyıllar boyu oluştura geldiği yaşam felsefesinin inceliklerini kavramanın, dünyaya ve insana bakışını yaşama geçirmenin hazzını duydu. Folklor ile toplumsal yaşamın kopmaz bir şekilde birbirine bağlı olduğunun ayrımına vardı. Folkloru belirli bir kareografiyle izleyiciye sunmanın ötesinde, bir toplumun değer yargıların ön plana çıkarma, izleyicilere bunu keşfettirmenin önemli bir araç olduğunu anladı.



Bu söyleşimizde "Folklora Adanan Bir Yaşam" başlığı adı altında Cankat Devrim'i tanıyacaksınız. Onun söylediklerini zevkle okuyacağınıza, folkloru onunla daha da seveceğinize inanıyoruz.

Nart: Kendinizi tanıtır mısınız?

1946 yılında Düzce'de doğdum. Nefabje ailesindenim. 1967 senesinde Ankara'ya gelip gitmeye başladım. Aynı sene, rahmetli Elbruz Gaytaoğlu yönetiminde faaliyet gösteren Ankara Kafkas Kültür Derneği'nin folklor çalışmalarına katıldım. Çeşitli illerde ve Ankara'da gösteriler yaptık. 1978 yılında Ankara'dan ayrıldım, İzmit'te devlet memurluğu görevinde bulundum. Sonra 1985'de Ürdün'den davet alarak "Prens Hamza Çerkes Okulu"nda folklor öğretmeni olarak görev yaptım. 1992 yılında Kafkasya'ya, bugünkü Adığey Cumhuriyeti'nin başkenti Maykop'a yerleştim. Ailevi problemlerim, acılarım oldu. O sebeple, aileme manevi destek olmak için Türkiye'ye gelmek zorunda kaldım.

Prens Hamza Çerkes Okulu'nda folklor ve el sanatları okutuyordum. Türkiye'de "Folklor" sözcüğü yanlış anlaşılıyor. "Folklor" sadece dans, oyun olarak algılanıyor. "Halk Bilimi" anlamına gelen folklor, bir halkın üretmiş olduğu kültürel değerlerin tümünü kapsıyor.

Ürdün'de öğrencilere düğünlere katılabilecek kadar halk danslarını, örf ve adetlerimizi öğretiyorduk temel amaçlarımızın başında öğrencilerimize medeni cesaret kazandırmak geliyordu. Toplum içinde nasıl davranacaklarını, önemli değer yargılarımızdan biri olan büyüklere saygı ve küçüklere saygının ne demek olduğunu, kısaca bizi biz yapan toplumsal değerlerimizi öğretiyorduk.

Bu arada çocuklarımızın bedensel sağlıklarını korumakta önem verdiğimiz konular içindeydi bunun için de dans öğreten okullarda uygulanan bir program yürütüyorduk. Kuşkusuz tüm bu faaliyetlerin başka bir hedefi vardı. O da, öğrencilerimizin yaşamın her alanında disipline olmaları, birlikte çalışma ve üretmenin hazzını duymaları idi.

Ürdün'de doğup büyüyen Çerkes çocuklarının dillerini unutmamaları için Khabartay-Balkar Cumhuriyeti'nden Adığece dersi veren öğretmenler de vardı. Okulun resmi programında müzik dersi olmamasına karşın biz çocuklara bir nevi müzik dersi de veriyorduk. Çünkü öğretimimizin temeli kulak eğitimine bağlı idi. Aynı zamanda bir halkın tasa ve sevinci, o halkın yaptığı müziğinde yer alıyordu. Müzik eğitimi almayan öğrencilerimizin eğitimlerinin eksik olacağına inanıyorduk.

Öğrencilerimizin el becerilerini geliştirmek amacı işle bir atölye kurduk. Birinci sınıflardan başlayarak çocuklara pense tutmasını, çekiç kullanmasını öğrettik. Bizim kültürümüzde derinin ve deri işçiliğinin önemli bir yeri var. Bunların unutulmamasını, günlük yaşamımızda kendi motiflerimizin süslediği eşyaları kullandırmayı istiyorduk. Öğrencilerimizin becerileri artınca danslarda kullandığımız aksesuarlar atölyemizde yapılmaya başlandı. Bazı öğrencilerimizin bizim öğrettiklerimizden yola çıkarak el becerilerini geliştirdiler. Bugün bunların arasında hobi olarak bu işleri sürdürenler bulunmaktadır.

Öğrencilerimin Adığece'lerini geliştirmeleri için kullandığımız araç ve gereçlerin adını Adığece olarak söylemelerini istiyordum. Arapça anladığım halde anlamamazlıktan geliyor, benimle dialog kurmaları için Adığece'yi öğrenmek zorunda kalıyorlar ve bu da onları motive ediyordu. Anaokulu, ilkokul, ortaokul ve liselerden oluşan folklor gruplarımız vardı. Bu gruplar yıl sonunda gösteriler yaparlardı. Öğrencilerin el sanatları derslerinde yapmış oldukları çalışmaları sergiliyorduk. Öğrencilerimiz yaptıkları bu etkinliklerden mutlu oluyorlardı.

Ürdün'deki hedeflerimde biri de yetiştirmiş olduğum öğrencilerimin üniversiteyi bitirerek kendi okullardın çalışmaya başlamaları idi. Bunu gerçekleştiremeden ayrılmak zorunda kaldım.

Ürdün yasalarına göre Çerkesler Ürdün halkını oluşturan halklardan biri olarak kabul edilir. Bundan dolayı da haftanın belirli günlerinde radyo ve televizyonda yayın yapma hakkına sahiptirler. Çerkeslerin kurmuş oldukları sivil toplum örgütleri etkindir. Gençler, Çerkes Gençlik Evlerinde bir araya gelirler. Yaşlıların Çerkes klüpleri vardır. Kimsesiz ve düşkün olanlara yardım eden Çerkes Hayır Cemiyetleri, Çerkes-Arap Dostluk Klüpleri gibi organizasyonlar kurmuşlardır. Bu gibi kuruluşlar hem halkların birbirlerini iyi tanımasına, hem de kendi sorunlarına kendi içlerinde çözüm bulmalarına yardımcı olmaktadır.

El sanatları ile ne zamandan beri ilgileniyorsunuz? Nasıl öğrendiniz?

Annemin babası ünlü bir kuyumcu idi. Çocukluğum dedemin atölyesinde geçti. Dedem kama, kemer gibi bizim geleneksel el sanatlarında uzmandı. Ayrıca, satılan bu türden değerli parçaları da kaybolmasın diye satın alırdı. Sonra, Düzce'de Şapsığ bir kuyumsu daha vardı. Onun dükkanına da sık sık gider, yaptıklarına bakardım. Üniversite yıllarında yazın, dayımın yanında çalışmaya başladım. Düzce'de Kafkas Kültür Derneği kurulmuş, folklor gösterisi yapılacaktı. Ekibe tenekeden kılıç yaptım konuya meraklı olduğum için gördüğüm eşyaları inceledim, nasıl yapıldıklarını öğrendim. Kardeşimin kuyumcu atölyesinde çalışmaya başladım. Ürdün'e gittiğim zaman Çerkes el sanatları ürünlerini, onarmak amacı ile bir atölye açtım. Kral Hüseyin'e yakın olan biri, iki kama siparişi verdi. Kamaları yaptım. Birini Krala hediye etmiş. Daha çok kama siparişleri almaya başladım. Ürdün kültürünü tanıtmak amacı ile turistlere ulusal giysili görevliler hizmet eder. Görevlendirilen Çerkesler için de gümüşlü takımlar yaptım.



Yaptıklarınızı sergilemeyi düşündünüz mü?

Çoğunlukla sipariş üzerine çalıştım. Sonra, yaptığım şeyler öyle sergiye girecek kadar uzun bir süre kalmıyor bende. Mutlaka bir alıcı çıkıyor. Çok uzun uğraştan sonra bile eser ortaya koyuyorsunuz, onu satmak zorundasınız. Benim kullandığım teknik, dedelerimizin kullanmış olduğu tekniktir. Tabi, bu da seri üretim için yeterli olmuyor. Kafkasya'da iken Dağıstan'a giderek gelişmiş teknikleri öğrenmek istedim. Çeşitli nedenlerle bunu da yapamadım. Benim bu mesleği yapmamdaki asıl amacım, dedelerimizin üretmiş oldukları değerlerin kaybolmaması. Öyle güzel, öyle sanatsal üretimleri olmuş ki her biri kendi çağının özelliklerini yansıtıyor. Bu işten biraz anlayanlar, iki kamayı yan yana koyarak bu yüz yıl önce yapıldı, bu beş yüzyıl önce yapıldı diyebilir.

Çerkes el sanatları ile ilgili bir kitap üzerinde çalışıyorum. Bu kitabı, bence önemli yapacak olan Çerkes aile armaları üzerine yaptığım çalışma. Çerkes el sanatları üzerine çalışma, araştırma yapacak olanlara bu kitabımla yardımcı olmak istiyorum.

El sanatları ile ilgili çalışmalarınızdan çok sizin Çerkes halk dansları konusundaki uzmanlığınız biliniyor. Bir de Kafkas Derneği Ankara Şubesi faaliyetleri kapsamında çocuklara halk dansları dersi veriyorsunuz. Çalışmalarınızda dikkat etmek istediğiniz hususlar nelerdir?

Yönetim Kurulu'na böyle bir teklifte bulundum. Bu konudaki deneyimlerimi, bilgimi aktarmak istiyorum. Ürdün'de yetiştirdiğimiz grup, 1989'da Kafkasya'ya gitti. Orada kaldıkları süre içerisinde her akşam gösteri yaptılar. Çocuklar da dedelerinin topraklarını görmekten büyük haz duydular. Folklor öğretiminin zorluklarını biliyorum. Her şeyden önce öğrencilerin bu konuda istekli olmaları, anne ve babalar tarafında motife edilmeleri gerekiyor. Çok çalışmanıza karşı az ilerleyebilirsiniz. Ama yorulmaya, terlemeye, emek vermeye değer bir çalışma.

Halk oyunları kültürümüzün bir parçası. İlköğretim süresince çocuklar çalışmalara katılabilirler. 8 yıl sonunda onlar belirli bir performansa, beden gücüne kavuşacaklar. Tabi, beden gücünün yanı sıra bu çocuklara kültürümüzün de doğru öğretilmesi gerekir. Beden bakımından ne kadar büyük performans gösterirse göstersin, eğer bir dansör yaptığı dansın temel felsefesini bilmiyorsa yaptığı dansın temel amacını sergileyemez. Bu konuda bir örnek vermek istiyorum. 1974 yılında Gürcüstan Halk Dansları Topluluğu adı altında bir grup gelmişti. Hocamız Elbruz Bey ile dans grubunun hocası arkadaşmış. Bir gün Gürcü hoca Elbruz Bey'e

"-Elbruz, salon yetkilileri bana senin kızların dans ederken hiç gülmüyor. Niçin gülmüyorlar."

diye sordular. "Çerkes kızlarının dans ederken gülmediklerini bunlara nasıl izah etmeli?" diye sormuş. Bizim danslarımızın ciddiyet ve disiplin içerisinde yapılması gerekiyor. Düğünlerde bile bir ciddiyet vardır. Düğüne gelenler evlerinde öğrendikleri xabzeyi uygulamak zorundadır. Dans ve xabzenin iyi bir şekilde birleştirilmesi gerekiyor.

Gençlere, anne ve babalara söylemek istediğiniz var mı?

Anne ve babaların çocuklarına törelerimizi öğretmelerini, gençlerin de araştırarak, büyüklerin de sorarak kültürümüzü öğrenmelerini tavsiye ediyorum.

[ Röportaj: Sine Göksoy-Nejan Huvaj]

 

Yazarın Diğer Yazıları

BİLGİ / BELGE

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele