Sevgili Orhan Alparslan'ın Ardından...

Çarşamba, 15 Haziran 2005 12:00

12 eylül 1980 ihtilalinin hemen sonrası Orhan Alparslan'la ilk tanışmamızdır. 22 yıl kesintisiz bir beraberliğimiz oldu. İlk tanışmamızdan sonra herkesin hayretle izlediği bir dostluk başladı aramızda. Bu dostluk madden 12 Haziran 2002 çarşamba günü onu mezara yerleştirdikten sonra bitti ancak manen devam edecek olan dostluğumuz ben mezara gidinceye kadar da sürecektir.

Ortak dostlarımız, arkadaşlarımız ve yakın çevremizde bizi tanıyan insanlar hep merak ederlerdi dostluğumuzun kaynağını. Bizi birbirimize bağlayan dostluğun kaynağını merak edenler hep sorarlardı " dostluğunuzun temeli nedir " diye ?

Yaratılış olarak kitaba, düşünsel faaliyetlere ve insana düşkün bir yapım vardır benim. Onu tanıdığım zaman bir insanlık deryasına ulaştığımı anladım. Aziz Emmi'nin gül bahçesindeki yuvarlak masaya gündüz saat 3 civarında otururduk. Hiç ara vermeden ertesi sabah 6'ya bazen 8'e kadar süren sohbetlerimizin sayısını hatırlamıyorum. Ona kimileri ressam, heykeltraş, mimar derdi; kimileri ise mükemmel bir doğa bilimci, harika bir botanikci diye tanımladılar. Kimilerince uluslararası ilişkiler uzmanı, sosyolog, psikolog, derin bir feylesoftu. Kimileri de onun edebiyatına matematiğine hayrandı. Kimileri ise onu harika bir dilbilimci semiyolog diye anlatırdı. Bunların hepsi doğruydu. Doğrunun da ötesinde o her konunun üstadıydı.

Onu bir başka şekilde tanımlayayım mı 22 yıllık dostluğumuza dayanarak? Sevgili ağabeyim, hocam, dostum Orhan Alparslan'ı bütün yönleriyle benim kadar hiç bir insanın daha tanıdığına inanmıyorum. O hiç kimseyle paylaşmadığı düşüncelerini ve en mahrem duygularına kadar her şeyi paylaşırdı benimle. Bundan dolayı onun hakkında iki satır yazı yazma cesaretini buldum kendimde. Orhan Alparslan bilgi okyanusu, sevgi denizi ve engin bir gönül insanıydı. Dostluğumuzun ilk başladığı zamanlar çevremden olumsuz sert zılgıtlar yedim. "Sen müslüman bir ailenin çocuğusun ilahiyat okudun ve imam hatip okulunda meslek dersleri öğretmenisin. Orhan Alparslan ise bir komünist, hain, tehlikeli bir ateist, şiddetli bir dinsiz. O seni kendisine çekip kendisi gibi yapmak istiyor. Ondan uzaklaş" diye. Şiddetli baskılar gördüm. Benim onunla dostluğumun devam ettiğini görenler sonunda benim de onun gibi olduğuma karar verip her türlü melanet karalamalarla karşılaştım. Ama ben ondan hiç kopamadım. Tabi ki 12 Haziran'da Danın köyündeki mezarına yerleştirip toprağı onun üzerine atıncaya kadar. Her şeye rağmen bu sınırsız dostluğumuzun devamını merak edenlere şunu söylemek ve duyurmak istiyorum. Orhan Alparslan bir ateist değildi. Harika bir imanı vardı. Kur'an-ı Kerim'i ezbere bilirdi. Ben ilahiyat fakültesini bitirmiş bir insanım. Ama hakiki olan ikinci ilahiyat fakültesini onda bitirdim. Allah'ı onunla tanıdım. Allah'ın Hz. Muhammed'e ilk vahyinin "oku" olmasının sırrını onda öğrendim. O yüce kitap Kur'an-ı Kerim'in cuma ve arife akşamları, bir de mezarlıklarda ölülere okunup nakışlı çantalarda odaların yüksek yerlerinde asılmasını bir türlü hazmedemiyordu. O Kur'an okunup anlaşılsın insanlık hayat bulsun, bütün varlıklar saadete ulaşsın diye Allah tarafından son peygamber Hz. Muhammed'e gonderildi, oku emri Allah'ın insanlığa ilk emridir, okumak insanlık için en büyük ibadettir diyordu. Kur'an ayetlerini didik didik inceliyordu. " En büyük ilham kaynağım bu ayetlerdir ben her şeyi bu ayetlerde buldum" diyordu. Son beş yılını yakından izleyenler çok iyi bilirler Kur'an ayetlerini inceleyerek ve onlar üzerinde çalışarak vakit geçirdiğini....

O, Hz Muhammed son peygamberi, Allah'ın Cebrail kanalıyla yetiştirip insanlığa gönderdiği eşsiz insanı örnek öğretmen diye tanımlıyordu. Hayatını didik didik araştırıyordu. O bütün dinlere saygı duyuyordu. Hiç bir dini aşağılamıyordu. Hem İslam dininin hem diğer dinlerin dünyayı karartan insanlığı bir koyun sürüsü gibi idare etmek isteyen nemrutların elinden dillerinden kurtarılmasını istiyordu. O fakirle fakir, çiftçiyle çiftçi, çobanla çoban, bekçiyle bekçiydi. Sömürüye haksızlığa adaletsizliğe karşıydı. Bürokratla bürokrat, aydınla aydındı.

Öğretmenleri çok severdi. Öğretmek onun aşkıydı. Öğretmeni tanımlarken: "Öğretmen adam yetiştiren adamdır" derdi. Öğretmenleri peygamberin varisi olarak görürdü. Bir öğretmene gül ikram etmek ona en derin zevki verirdi. O paylaşırdı. Her şeyini herkesle paylaşırdı. Hz. Eyyüp gibi sabırlı Hz. Yusuf gibi güzeldi. Bütün insanları sever ırk renk rütbe tanımazdı. Dünyanın neresinde olursa olsun hangi ırk ve renkte olursa olsun insanların acılarını dertlerini sancılarını duyardı. Onlara el uzatmak için elinden gelen her şeyi yapardı. Onun gözü ne şöhrette ne sanda ne de derin şaşaalı koltuklardaydı. Yunus Emre'yi, Pir Sultan'ı, Mevlana'yı, Hacı Bayram Veli'yi yüreğinde dinleştiren adamdı. Hocanın sevmedikleri de vardı. Ezenler, horlayanlar, zulmedenler, bir santimlik çıkar için akla gelen her şeyi mubah sayan dalkavuklar, yalakalar, şakşakçılardı. İşbirlikçiler hortumcular yağmacılardı. İnsanlığı karanlığa sürüklemek için her şeyi yapan suratına kat kat maske takmış bukalemunlardı. Kaleme, harfe, heceye, okumaya, yazmaya, kitaba karşı olanlardı. Okumadan, yazmadan, göz nuru dökmeden emek sarf etmeden, beynini insanlık için yormadan, aydın geçinmeye çalışan sahtekarlar da hocanın uzak durduklarıydı. Zulüm, işkence, silah, bomba, kan, intikam, savaş makineleri ve her türlü yan sanayi onun dünyada en nefret ettiği şeylerdi.

Çocuklar, çocuklar, çocuklar.... varlığını adadığı çocuklar. Kara çocuk, beyaz çocuk, suratı kirden kararmış, bacaklarında pantolonu, ayağında ayakkabısı olmayan çocuklar .... Bir sevdaydı onun için... Onları yeryüzünün çiçekleri, kainatın melekleri, Allah'ın kutsal emanetleri diye tanımlardı. Onunla bir kere karşılasan çocuğun onu bir daha unutması mümkün değildi. O bütün yeryüzü çocuklarının koruyucusu, duayeni, Orhan Amca'sıydı. Onlarla saatlerce büyük bir bilim adamıyla sohbet eder gibi sevgi dolu ve saygıyla sohbet ederdi. Çocuklarını geleceğinin sigortası gibi gören, onları ipoteğinin altına alan anne ve babaları hiç mi hiç affetmezdi.

Her bayan onun için Hz. Havva idi. Bayanın köleleştirilmesini karanlıkta bırakılmasını hiç kimse kabul ettiremezdi ona. Eşini malı gibi tekeline almaya çalışan erkeği de hiç affetmezdi. Eşinin sırtında asalak yaşamak isteyen beyleri insan olarak kabul etmezdi . Kadın onun gözünde kutsal bir varlıktı. İnsanlığın temeliydi. Kainatın güneşiydi onun gözünde. Bütün kadınlara saygı duyardı. Onunla karşılaşıp da nazik davranılmadığını, iltifat görmediğini söyleyemezdi hiçbir kadın.

Evrensel bir insandı. Sınır tanımaz bir dünyalıydı. Dünya onun vatanıydı. Dünyaya ihanet edenleri affetmesi mümkün değildi. Kamboçyalı, Çinli, Kenyalı, Tanzanyalı, Güney Afrikalı, Kafkasyalı, Amerikalı, Rusyalıydı.

Türkiye onun dünyada gözü gibi sevdiği şatosuydu. O şatoya, değil ihanet etmek yıktırmak, o şatoya düşman olanlara şatonun bahçesinden bir gül bile koklatmazdı.

Osmanlı'nın parçalanışı üzerinde oynanan oyun türlerini, parçalamaya çalışan ülkeleri ve ülkelerin Osmanlıların parçalanışında kullandığı bütün aktörleri bir bir incelemişti ve ruh yapılarına kadar tanırdı.

Osmanlı'dan sonra M. Kemal Atatürk'ün önderliğinde kurulan ve "benim dünyadaki şatom" diye tanımladığı Türkiye'yi herkesten daha çok severdi. Paris'e ayak bastığı ilk günden beri " buram buram kokardı Anadolu " diye anlatırdı. Türkiye'yi savundu 21 yıllık Paris hayatı boyunca ...

Fransa da ; dünyanın en çok dil bilen insanı ölünceye kadar her nefesinde saygıyla bahsettiği hocası, üstadı, şarkiyatçı, dilbilimci, dünya mukayeseli dinler tarihi profesörü, Atatürk'ün ricasıyla İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Kürsüsünün kurucusu Georges Dumezil'den ayrılmak zorunda kaldı. Türkiye'ye olan sevdasından dolayı Türkiye üzerinde çalışan uluslararası Türkiye karşıtı mafya babaları, sosyalbilimciler, toplum mühendisleri, mezhep, tarikat, ırk, din, dil, psikolojik savaş ve propaganda uzmanlarına tahammül edemezdi. Ve sevgili hocası Dumezil bir gün ona " Mösyö Alparslan senin gibi güzel bir insanı kaybetmek istemiyorum. Sana bir şey olursa bu yaşlı bedenim dayanamaz. Hadi artık dön vatanına "dedi özel bir sohbetinde. Ve o da kalan ömrünü bugüne kadar kendi şatosu olan vatanında geçirdi. Bir sürü kalın kafalı karanlık beyinli vurdumduymaz yobazların arasında.

O korkusuzdu, mertti, erkek gibi erkekti. Namerde muhtaç olmaktansa karnına taş bağlamayı yeğleyendi. Atatürk'ün sadık hayranıydı. Yedek subaylığını öğretmen olarak yaptı. Edirne'nin Bulgaristan sınırına yakın kıyı köyünde . Ve o gün bundan yıllar öncesinde Edirne'nin kıyı köyünde bembeyaz bir Atatürk heykeli yaptı. O, Atatürk'ü suratına maske yapıp Atatürk adına her türlü melaneti yapan maskeli yobazlara tahammül edemezdi. Atatürk'ün sırtından çıkar sağlayan sahtekarlara ateş püskürürdü. Tıpkı dini çıkar amaçlı kullanan sahtekarlara ateş püskürdüğü gibi.

Atatürkçülüğü şöyle tanımlardı: hürriyettir, ışıktır, medeniyettir, terakkidir, karanlıktan uzaklaşmak güneşle dost olmaktır, okumaktır, düşünmektir, yücelmek ve yüceltmektir. Çanakkale'de Maraş'tan Antep'ten tüm Anadolu şehitlerinin yetim çocuklarını kucaklamak onları yüceltmek onları bu güzel Türkiye şatosunda mutlu etmektir. İstiklal mücadelesinde mermi taşıyarak onunla omuz omuza savaşan güzel vatanı bize armağan eden kara fatmaların, nene hatunların, kızlarını torunlarını dünyada hakettikleri yere getirmek ve ödüllendirmektir...

Atatürkçülük 10 Kasım'da yas tutmak, milli bayramlarda onun fotoğrafını taşıyarak onun mozolesinin önünde saygı duruşunda durmaktan ibaret değildir düşüncesindeydi. Atatürk'ün bedeni Anıtkabirdedir ama onun ruhu bizimledir. Ölüm yok olmak değildir diyordu.

Ölüm, iki ezeli dost olan ruhla bedeninizin birbirinden ayrılmasıdır diye tanımlayarak " yobazdan, hırsızdan, talancıdan, yalancıdan, hortumcudan, dalkavuktan, harfe, kitaba, kaleme, kütüphaneye düşman olan ikiyüzlü insanlardan Atatürkçü olmaz " diyordu.

Atatürkçü, okuyan, yazan, düşünen, öğrenen, öğreten, uygar, dürüst, çalışkan, hakkı tutan, hak ve hakikati koruyan, ileri görüşlü, mert ve cesur insanlardır diyordu.

Sevgili Orhan Alparslan...........

Sayın Orhan Alparslan............

Harika ve örnek bir Kafkasya'lıydı o. Esaret bahçesinde gül olup koklanmaktansa, hürriyet bahçesinde diken olup horlanmayı yeğ tutardı.

Türkiye onun için en güzel şatosu, Kafkasya ise o şatonun dünyanın en güzel gülleriyle süslenmiş bahçesiydi.

O Kafkasya'yı bedenen hiç gezmedi görmedi. Ama o Kafkasya'nın ve Kafkasyalıların dünyaya açılan en güzel kapısıydı. Adım adım, ağaç ağaç, yaprak yaprak sanki uzaydan görüntülercesine anlatırdı Kafkasya'yı. Ben ki Kafkasya'ya çokça gidip geldim. Karadan, denizden, havadan adım adım inceledim araştırdım. Gözledim kokladım. Fakat Kafkasya'yı hiçbir zaman onun gibi gözlemleyemedim, anlayamadım, tanımlayamadım. Türkiye onun anayurduydu. Kafkasya ise atayurdu. Hiçbirinden vazgeçmedi. Hiçbirine de doyamadı. "Tarih geçmişin aynası geleceğin tarağıdır" diyordu.

Bir gün Aziz Emmi'nin güzel bahçesindeki yuvarlak masasında sohbet ediyorduk başbaşa ikimiz.

"Bak Burhan sana çok önemli bir sır söyleyeceğim ve sana güveniyorum" dedi. Tarih 22 Nisan 1982 saat 23:35 yaz bu tarihi dedi. Ve kalem defter tutuşturdu elime. Ben de yazdım. " Bak evladım Burhan, Sovyetler Birliği 1989 sonuna doğru kesinlikle kayıtsız şartsız dağılacaktır. Sovyetler Birliğindeki devletlerin çok büyük bir bölümü bağımsızlığını ilan edecektir. Biz dünyadaki Kafkasyalılar, Kafkasya için Kafkasyalılar için mutlaka hazır olmalıyız. Kendimizi ona göre yetiştirmeliyiz gece gündüz demeden çalışmalıyız. Biz Türkiye Kafkasyalıları olarak mükemmel bir tabip gibi oradaki soydaşlarımızı ata vatanımız için hazırlamalıyız" dedi. Oysa ki 1990 da Sovyetlerin yıkılışını gözlerimle gördüm ve eyvah her şey çok geç oldu dedim.

Orhan Alparslan sıradan bir çerkes milliyetçisi, öylesine bir adıge değildi. "Bütün dünyadaki Kafkasyalılar benim iki gözüm, atayurdum Kafkasya benim karasevdam derdi."

Tanıdığım bir çok Kafkasyalı'dan duydum Orhan Alparslan'a " şu bizim Orhanıj dediğini. Ama değil Kafkasya'yı, Kafkasyalıyı, Kafkasya'nın köpeklerini bile dünyalara değişmezdi. Son sohbetimizde Türkiye'deki Kafkas derneklerinin konfederasyonlaşma çalışmalarını tartıştık, beraberce değerlendirdik. Son gelişmeleri detaylarıyla dinledi. Bir daha bir daha dinledi. Hem çok üzüldü hem de çok sevindi. Düşüncesini sordum Orhan Alparslan'a Türkiye sıkıntılı bir dönemden geçiyor çok dikkatli olmamız gerekir Türk halkı bizi bağrına basan bir halktır. Kucağını bize büyük sürgünle açıp lokmasını bizimle paylasan bir halktır. Dünyanın amaç birliği oluşturmuş uluslararası büyük çeteleri Türkiye üzerinde kahpe emelleri için gece gündüz çalışmaktadır. Çok dikkatli olmalıyız. Bu uluslararası çeteler bizi kullanabilir. Ve amaçları doğrultusunda çabalar sarf edebilir dedi. Bunun üzerine Orhan Abi'ye " peki sence neler yapmamız gerekir" dedim ve şöyle sıraladı düşüncelerini.

1- Biz Kafkasya'dan asla göç etmedik. Biz 1864 te soykırıma tabi tutulduk ve dünyanın dört bir yanına sürgün edildik.

2- Bu yüzyıllar öncesi yapılmış bir sürgün değil 130 yıl öncesi yapılmış bir sürgündür. Karadeniz'e akan kanımızın özelliği hala bozulmamıştır. Karadeniz'in ortasında Kafkasya'lıların kemiklerinden oluşmuş, dünyanın önünde kocaman bir dağ vardır.

3- Biz saldırgan bir millet değil mazlum bir milletiz.

4- Abhazya ve Çeçenya savaşları ve bu iki savaşta da yapılan soykırım ne Abhazların ne de Çeçenlerin eseridir. Bu savaşlarda, Abhazlar da Çecenler de karsı orduları gülle karşılasalar bile bu savaşlar kesinlikle çıkacaktı. Bunların senaryoları daha önceden yazılıp ferman haline gelmişti.

5- Biz Kafkasyalılar ne dün suçluyduk ne de bu gün ... Ne dün haksızdık ne de bugün haksızız. Öyleyse biz Kafkasyalılar hangi ülkelerde yaşıyorsak beraber yaşadığımız halklarına ve ülkelerin yöneticilerine mükemmel bir akademisyen üslubuyla, diplomatça, uygun insanlarımızla derdimizi anlatmak ve onların yardımını açık ve dürüst bir şekilde yanımıza almak zorundayız.

6- Patavatsız, ne söylediğini ve ne yaptığını bilmeyen, kafatası, şoven duygularla ağzına gelen her şeyi konuşabilecek veya başka kulvarlarda koşan amaçsız Kafkasya'lılardan uzak durarak, bilgili ve ne yaptığını bilen ileriyi gören insanlardan akademisyen insanlarımızı rehber edinerek hareket etmeliyiz.

7- Federasyon mutlaka tek çatı altında olmalı. Ama bu federasyonlar oluşturulurken, açık net şüpheye mahal vermeden, içinde yaşadığımız ülkenin diplomatlarından, dış siyaset bilimcilerinden, eski ve yeni devlet yöneticilerinin birikimlerinden yararlanarak dostça ilişkiler kurularak oluşturulmalıdır.

8- Bu federasyonlar diğer ülkelerle ortaklaşarak Kafkasya problemlerini dostça şık bir şekilde tüm dünyaya tekrar anlatılmalıdır " dedi.

Federasyon konusu Orhan Alparslan'ın bütün Kafkasya'lılara son mesajıydı. Önemle üzerinde duruyordu. Bu nedenle onun bu son mesajını zikretmeyi bir borç biliyorum. Sözün özü o Orhan Alparslan'dı. Harika bir insandı. Adam gibi bir adamdı.....

62 yıl gibi kısa bir hayat yaşadı. Ama o bütün dünya dillerini konuşuyordu. Paris kütüphanesini ve Süleymaniye kütüphanesini beyninde taşıyan adamdı. Gözlerini dünya malı bürümüş, örümcek kafalı adamlar onu görmediler onu anlamadılar onu tanımadılar. Ancak Orhan Alparslan onlara da bir şeyler bıraktı. Orhan Alparslan'ın eşsiz arşivi şu anda ailesinin ellerinde.... Yeğenleri Cenk ve Alper'e yürekten teşekkür etmek istiyorum. Çünkü Orhan Alparslan'ın bu önemli arşivini Danın köyünde bulunan evinde bir müzeye dönüştüreceklerini ve bu arşivi orada sergileyeceklerini taahhüt ettiler.

Sevgili Orhan Alparslan artık bedenen yok dünyada. En çok zorlandığım şey onun toprak altına konulmasıydı. O müthiş beynin üzerine toprak atmaktı. Ama ben yakın bir dostu olarak çok sevdiği bir kardeşi olarak amaçsızca kürek kürek kara topraklar attım. Onu mezarına yerleştirirken sırtımdan Kızılırmak'ın suyu aktı. Öyle bir insanın bedenine bir dost olarak acımasızca nasıl kürek kürek toprak attığımı merak ediyorsanız söyleyeyim. Ayıbımı örtmek için.... İnsanlığımdan utandığım için. İçinde yaşadığım toplumdan duyduğum utanç için... Bir an önce dünyanın pisliğinden ve karanlığından uzaklaştırmak için.

Bir dost olarak ondan ve Allah'tan af diliyorum. Sevgili Hayriye teyzem, harika insan 92 yaşına rağmen oğlunun tabutu basında ona dünyanın en güzel dualarını dimdik ayakta okuyarak hakkını helal eden Orhan Alparslan'ın annesi.... Başsağlığı sabır ve metanet diliyor, Allah'tan ona yardımcı olmasını istiyorum.

Orhan Alparslan'ın ilk müdahalesi, Çorum devlet hastanesine nakli konusunda olağanüstü çaba sarfeden ve kendilerine son cümle olarak "benim meleklerim" dediği sevgili genç arkadaşlarım ; Evrim Özer, Gupse Doğbay, Levent Keleş, Sait Özben ve Salih Demirci'ye gerçekten melek gibi pırıl pırıl kardeşlerime, özellikle Sayın Orhan Alparslan'a ilkyardım ve Çorum Devlet Hastanesine nakli konusunda bizden hiç birşey esirgemeyen ve olağanüstü çaba sarfedip bizlere yardımcı olan Çorum Jandarma Alay Komutanı Sayın Albay Şafak Karakoç, Astsubay Kıdemli Başçavuş Bilal Olpak ve Astsubay Kıdemli Başçavuş Kazım Kışla'ya ve ayrıca evden Çorum'a kadar Orhan Alparslan'a insanüstü her türlü çabayı sarfederek müdahale eden Çorum Komando Taburu Teğmeni Dr.Birol Bey'e teşekkür ediyor sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

BİLGİ / BELGE

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele