Örnek İş Adamı: Dzibe Muzaffer

Çarşamba, 15 Haziran 2005 12:00

Düşünen beyin, inanan yürek, güvenen bilek ve dayanışma

ÖRNEK İŞ ADAMI : DZIBE MUZAFFER

ÖRNEK SANAYİ MODELİ : ELİMSAN

DZIBE Muzaffer , bizden biri; gelişmiş bir gözlem, analiz ve sentez yeteneğine sahip, yaratıcı, atılımcı, yürekli, kararlı, mücadeleci örnek bir "İnsan", bir "Çerkes", bir "yurtsever iş adamı ve sanayici".


Elimsan

Yalnızca iki kez görüşme olanağı bulabildim kendisiyle. Keskin zekası, geniş kültürü, analitik düşünce yapısı, aslını inkar etmeyen dürüst ve sağlam kişiliği hemen seziliyor. Etnik kökeni ile fiziksel ve sosyal çevresini gerçekçi bir biçimde dengeleyebilmiş DZIBE Muzaffer, hem "Adıge", hem de yurtsever bir "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı".

"Adıge Makh/Adıge Sesi" gazetesi Genel Yayın Yönetmeni KHUYEKHUE Asfar ile birlikte yaptığımız ilk görüşmemizde çizdiği tablo, onun bu yapısını ve niteliklerini açıkça ortaya koymuştu. Anayurt Kafkasya'ya, özellikle de Adıgey Cumhuriyetine yönelik söyleşimizde içerik ve öz olarak şöyle bir değerlendirme yapmıştı:

"Rusya ile Türkiye coğrafi olarak birbirine çok yakın iki komşu ülke, sınırdaş. Ama arada, dar fakat derin bir uçurum var. Uçurumu doldurup kapatmak hem çok zor, hem de çok uzun zaman gerektirir. Oysa uçurumun üzerine bir köprü kurulabilir ve uçurum engeli bu köprüyle aşılabilir. Bu çok daha kolay ve pratiktir. Bunun için gerekli her türlü imkan da vardır.

Rusya ile Türkiye arasında köprü olmak, Adıgelerin işi ve görevidir. Her iki ülkede önemli ve etkili bir Adıge varlığı mevcuttur. Rusya'da Adıgeler, sayıca az ama Federe Cumhuriyetler biçiminde örgütlü; Türkiye'de de örgütlü değil ama sayıca çok, uyumlu, yetenekli ve etkili.

Her iki ülkede diğerinde bulunmayan/az bulunan ve talep edilen zenginlikler, ürünler var. Her iki ülkenin temel unsurlarından olarak Biz Adıgeler, bunların neler olduğunu ortaya koyabilir, ihtiyaç noktalarına ulaştırılmasını sağlayabilirsek köprü görevimizi yerine getirmiş oluruz.

Bunu yapabiliriz. Bunun için örneğin; Adıgey Cumhuriyeti'nde ciddi bir sanayi fuarı oluşturabilir, bunu periyodik olarak yinelemek suretiyle gelenekselleştirebiliriz. Bu fuarda hem Türkiye, hem de Rusya ürünlerini sergileyebilirler. Firmalar bağlantılar kurabilirler. İlişkiler zamanla ticari ve sınai işbirliğine dönüştürülüp geliştirilebilir.

Bu, hem Rusya'nın, hem Türkiye'nin, hem de Adıgelerin, kısaca herkesin yararınadır. İki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin gelişmesi, her iki ülkenin kalkınmasına, zenginleşmesine önemli katkılar sağlar. Kültürel, sosyal, siyasal ilişkileri de geliştirir. Böylece aradaki uçurum da yavaş yavaş kapanabilir. Adıgelerin yararı da daima iki ülkenin yakınlaşmasında, ilişkilerinin gelişmesindedir.

Tarihin bize yüklediği bu köprü olma görev ve misyonunun bilincinde olmalı ve gereğini yerine getirmeliyiz."


DZIBE Muzaffer

Bu kısa söyleşide de görüldüğü gibi DZIBE Muzaffer, tanı ve çözüm önerileriyle hem birey olarak mensup olduğu etnik kimliğin, Adıge halkının, hem de kişiliğini oluşturan fiziksel ve sosyal çevrenin, yaşadığı ülkenin yarar ve çıkarlarını bir arada ele almakta ve gözetmektedir.

Aslında bu yaklaşım, genel Çerkes karakterini, Çerkes halkının etno-genetik yapısını yansıtmaktadır. Çerkes kökenli ve Çerkes terbiyesi almış bir insan, önce "birey"dir, kendine, kişiliğine güvenir ve değer verir. Kendisinin böyle bir değer olmasında payı ve etkisi olan herkesi ve her şeyi; ailesini, akrabalarını, yakın ve uzak çevresini daima düşünür ve takdir eder. Onuruna düşkündür. Kişiliğine ve saygınlığına en küçük bir zarar gelmemesi için özel bir özen ve çaba içindedir. Kimseye haksızlık etmez. Dürüstlükten ayrılmaz. Başkalarının ne diyeceğine büyük önem verir. Yüzünün kara çıkmasına, adının karalanmasına neden olabilecek tutum ve davranışlardan özenle kaçınır. Böyle bir kişilik ve etno-genetik yapı doğal olarak başarıyı da beraberinde getirir.

DZIBE Muzaffer ve ELİMSAN bunun en açık ve çarpıcı örneğidir.

Söylem ve eylemlerinden açıkça görülmektedir ki DZIBE Muzaffer, hem belirttiğimiz bu "Çerkes" yapısını, hem de Tarih ve Devlet Felsefesinin babası sayılan ünlü düşünür İbni Haldun'un (1332-1406) "Asabiyet (Toplumsal Bağlılık ve Dayanışma)" teorisi olarak bilinen devlet ve yönetim kuramını adeta kendi yaşam pratiğinde somut olarak örnekler gibidir.

DZIBE Muzaffer, içinde yaşadığı koşullar nedeniyle anadilini öğrenememiştir ama aslını, kökenini asla unutmamış, onu hep önemsemiş, özel bir onur kaynağı olarak korumuştur. Mensup olduğu aile ve ulus bireyleri ile sağlıklı bir diyalog ve dayanışma içinde olmaya özen göstermiştir. Öyle anlaşılıyor ki; yalnızca bununla da kalmamış, sanki; "Madem ki ben DZIBE ailesine ve Adıge halkına mensup bir insanım; öyleyse mutlaka başarılı olmalıyım, ailemin ve halkımın yüzünü daima ağartmalıyım; lafta değil, işte önder olmalıyım" diye düşünmüş, bunu bir yaşam ilkesi edinmiştir.

Gerçekten de DZIBE Muzaffer gerek öğrenciliğinde, gerekse iş yaşamında bu ilkeye uygun davranmış; iyi insan, iyi Adıge, iyi yurttaş, başarılı ve yurtsever bir sanayici ve iş adamı olmayı başar-mıştır.

DZIBE Muzaffer bu ilkeyi yalnız kendisi benimsemekle kalmamış, aynı zamanda ailesine ve çevresine de yansıtıp genellemeye çalışmış-tır.

Akrabalar toplantısı adıyla bilinen gelenekselleşmiş aile ve akraba toplantılarını başlatan odur. DZIBE ailesinin ve akrabalarının katıldığı akraba toplantıları hemen her yıl tekrarlanmaktadır. Hemen her yıl hem Türkiye'de, hem Adıgey'de, Bazen de bunlardan birinde yapılan bu toplantılar, akrabaların tanışması, bağlılık ve dayanışma ruhunun gelişmesi bakımından son derece önemlidir, başka ailelere de örnek ve esin kaynağı olmaktadır.

Aile onur ve gururunun özümsenmesi, akrabalar arasında karşılıklı güven ve dayanışma ruhunun gelişip güçlenmesi, ibni Haldun'un "Asabiyet" kuramına uygun olarak zamanla ulusal birlik ve bütünlüğe, sağlam ve etkili bir yönetim yapısına dönüşebilir.

Esasen, (İbni Haldun'dan da önce, belki binlerce yıldır) Adıgelerde yaşanan "Xase" geleneği de bu anlayışa dayanmaktadır. Adıge geleneğinde mahalle, köy, bölge veya ülke düzeyinde önemli bir sorun ortaya çıktığında, her aile Thamatesinin (veya temsilcisinin) katılımıyla "Xase" (kurultay) toplanır. Sorun, demokratik biçimde, enine boyuna tartışılır. Her temsilci kendi ailesinin görüş ve eğilimlerini ortaya koyar. Kararlar genellikle ittifakla (bazen de çoğunlukla) alınır. Temsilcilerin aldığı kararlar ailelerini, dolayısıyla toplumun tümünü bağlar. "Xase"nin aldığı genel kararlar "Xabze" (töre, kural, yasa) niteliği taşıdığından, herkes tarafından her yerde özenle korunur ve uygulama yine herkes tarafından izlenir ve denetlenir. Doğal, toplumsal bir özdenetim (oto-kontrol) mekanizması vardır. Çünkü "Xabze"ye aykırı davranış, "Xase"ye, onu oluşturan aile temsilcilerine, dolayısıyla topluma karşı işlenmiş bir suç sayılır. Başka deyişle, herkesin katılımıyla alınan karara karşı gelmek, kişinin kendisine, ailesine, herkese ve topluma karşı gelmek demektir.

Katılımcı demokrasiye, toplumsal dayanışmaya ve özdenetime, hele ulusal düzeyde, bundan daha güzel bir örnek bulunabilir mi?

DZIBE Muzaffer, aynı zamanda, doğup büyüdüğü, kişiliğinin oluştuğu ülkenin yarar ve çıkarlarını özenle koruyan ve gözeten yurtsever bir sanayicidir.

Türkiye'nin kalkınma çabalarına katkı amacıyla onun yü-rüttüğü çarpıcı mücadele, "3e" dergisinde (Enerji, Elektrik, Elektronik 3 e dergisi, Eylül 99, Sayı:64, ss.31-37) yer alan bir söyleşide ve 11 Ocak 2000 tarihli Sabah Gazetesi'nde, Yavuz Donat'ın Vitrin köşesinde dile getirilmiş ve kamu oyuna taşınmıştır. Burada anlatıldığına göre Muzaffer AVCI'nın mücadele serüveni özetle şöyledir:

Muzaffer AVCI, yaratıcı zeka ve analitik düşünce yapısına sahip, parlak bir mühendis olarak birçok önemli kuruluşta görev yapmıştır. Dünyanın her yerinde en iyi işlerde, en iyi koşullarda çalışma olanağına sahiptir. Pek çok yabancı fir-manın ve markanın Türkiye temsilcisi, genel dağıtıcısı, ko-misyoncusu, (kendi deyimiyle plasyeri) olma olanağına da sahiptir. Ünlü bazı sanayicilerin yaptığı gibi Allah'ın suyunu şişeleyip satması da, Türk yoğurdunu yabancı etiketle pazarlaması da mümkündür.

Ama o, yalnızca para kazanmayı, kendi refahını gözeten bir anlayışa sahip olmadığı, toplumsal makro hedefleri bulunan iddialı bir yurtsever olduğu için ELİMSAN'ı kurmak suretiyle zorlu bir yola girmeyi, bir serüvene girişmeyi tercih etmiştir.

ELİMSAN, bir iddianın ürünüdür. Bu iddianın kaynakları ve çerçevesi şöyle özetlenebilir:

İnsan, sahip olduğu imkan ve kabiliyetleri, yalnızca kendi yarar ve çıkarı için değil, olabildiğince geniş bir çevre (aile, akraba çevresi, toplum, ülke, insanlık) için değerlendirmeli, nicelik ve nitelik olarak yüksek düzeyde üretim, gönülden paylaşım ilkesini hayata geçirmeye çaba göstermelidir. Ona göre yalnızca kısa yoldan para kazanma, köşe dönme hesapları yapmak, asla soylu davranışlar değildir, yurtseverlikle de bağdaşamaz. Allah'ın suyunu şişeleyip satmak, Türk yoğurduna yabancı etiket yapıştırmak, ya da yatırım potansiyelini başka ülke insanlarına hizmet etme hedeflerine yöneltmek, esas olarak ülkeyi kalkındıracak işler değildir. Yabancıların sempatisine, insafına veya tercihine dayanan ürünler, her zaman elde kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ülkeyi kalkındıracak asıl işler, ileri teknoloji üretimine dayalı yatırımlar ve ürünlerdir. Yabancıların da tercih etmek zorunda kalacakları ileri teknoloji ürünleridir.

Toplumda siyasi kutuplaşmalar, ekonomik istikrarsızlığa yol açar. Yaratıcı, üretici yetenekleri duralatır, geriletir, köreltir. Kalkınmaya, gelişmeye zarar verir. Kutuplaşmamış, uzlaşma ve paylaşma kültürü gelişmiş, uyumlu bir toplum ve örgüt yapısı ise çok şeyi başarabilir.

Ülkenin teknik kadrosu, aşağılık kompleksinden, kendini yabancı firmaların pazarlama elemanı veya teknisyeni gibi görme alışkanlığından kurtarıp, yeniden özgüvenini kazanırsa Türkiye, dünya ile yarışabilecek ürünler ortaya koyabilir. Ülkede böyle bir potansiyel vardır.

Yöneticileri, iş adamları ve teknokratlarıyla ülke bu potansiyeli "nasıl olursa olsun, para kazanalım, yeter" mantığıyla heba etmemeli, yüksek hedeflere, ileri teknoloji üretimine yöneltmelidir. Ülkede üretilen ve geliştirilen ileri teknoloji, doğal olarak gelir düzeyini yükseltecek, toplumsal refahı da beraberinde getirecektir.

ELİMSAN, bu anlayış ve yaklaşımlarla ülkede yeni bir model oluş-turmak iddiasıyla kurulmuş ve bunu başarmıştır. ELİMSAN, 1980 yılında Kocaeli'nde kurulmuştur. Üstelik devletten her ne ad altında olursa olsun, bir tek kuruş bile al-madan, herhangi bir teşvik, indirim, kredi vb. talebinde bulun-madan, tamamen kendi toplumsal bağlılık ve dayanışma anlayışı içinde oluşturduğu olanaklarla kurulmuştur. Belki en büyük sermayesi de budur; dürüst kişilik, toplumsal bağlılık ve dayanışma ruhu, bilgi ve deneyim, özgüven duygusu, çalışkanlık, inanç ve kararlılık...


Elimsan

Bugün ELİMSAN, ürettiği ileri teknoloji ürünleri ve araştırmacı, geliştirmeci yapısıyla dünya çapında bir firma konumundadır. 20 yıl içinde Araştırma-Geliştirme (AR-GE) çalışmalarına ayırdığı maddi kaynak, on milyon Dolar düzeyindedir. Tam kapasiteyle çalıştığında, en az 50 kadarı Mühendis ve yüksek öğrenimli olmak üzere 300 kadar eleman istihdam etmektedir. İşletme ile personeli arasındaki ilişki adeta bir aile ilişkisidir. Böylesine dürüst, açık, dayanışmacı ve paylaşımcı bir anlayış egemendir. En büyük ve ünlü sanayicilerin işçilerini hemen kapı önüne koyuverdiği büyük kriz dönemlerinde bile ELİMSAN, işçisini en son işten çıkaran, hem de işten çıkarıp koyuvermeyen, onlarla ilgi ve ilişkisini kesmeyen, ilk fırsatta yeniden göreve çağıran, onlarla dayanışan bir firmadır.

Devlete hiç yük olmadan, tamamen kendi olanaklarıyla kurulup istihdam yaratması, AR-GE çalışmalarında bile devlet katkısına talip olmaması, diğer temel anlayış ve ilkeleriyle ELİMSAN, kendi alanında (hatta belki tüm ülke genelinde bile) tek örnektir.

ELİMSAN, esas olarak, 1950'lerden beri şekli, modeli pek değişmeyen "orta gerilim devre kesicileri" başta olmak üzere enerji dağıtım sektörü için birçok cihaz üretmektedir. Üstelik bu cihazlar, klasik örneklerine göre on kat daha üstün nitelikte, gelişmiş yüksek elektromanyetik sistemlerdir. Motor ve yay sistemiyle çalışan klasik cihazlar ancak 10.000 (on bin) açma-kapamayı garanti edebilirken, ELİMSAN'ın ürettiği elektromanyetik sistemli cihazlar en az 100.000 (yüz bin) açma-kapamayı garanti etmektedir. Üstelik bu cihazlar daha küçük hacimli, daha kullanışlı, yapısı ve teknolojisi itibariyle arıza yapma olasılığı çok daha az ve daha ekonomik cihazlardır. Dolayısıyla ELİMSAN'ın ürettiği yüksek teknoloji "devrim niteliğinde bir buluş" olmaktadır.

Ne var ki ülkede kafalardaki zincirleri kırmak kolay değildir. ELİMSAN, araştırma-geliştirme (AR-GE) çalışmalarına verdiği önemle ve yukarıda açıklanan yaklaşım ve dayanışma ruhu ile kazandığı "devrim niteliğindeki" büyük teknolojik başarıyı ülke yöneticilerine bir türlü kabul ettiremez. Uzun ve kararlı mücadeleler sonucunda bir bakana kabul ettirmeyi başarır.

Olay şöyle gelişir.

1992 yılında TEK ihalelerinde, yerli firmaların önünü tıkayan bir şartname değişikliği yapılır. "Ön yeterlilik" adı altında bir bürokratik baraj getirilir. Daha önce benzer malzemeler üretmemiş olmak, bu baraja takılmak için yeter nedendir. Böylece yerli firmalar, ihaleye bile alınmazlar. Çünkü aşılamayan bir büyük kompleks ve ön yargı egemendir ülkede: "Türk insanı bir şey üretemez, yapamaz". EİLİMSAN gibi yerli firmalar, yurtsever bir anlayışla, özgüven içinde yürüttükleri uzun ve kararlı çalışmalar sonucu aynı malzemeleri, hatta daha iyilerini üretmiş olsalar bile bunlar dikkate alınmaz. Yerli firmaların önü böylece kesilince dünya pazarını paylaşmış, rakipsiz kalmış yabancı tekeller, istedikleri gibi at oynatırlar. Yüksek maliyet faturalarını ise olayın bilincinde olmayan ülke insanı dışa bağımlılık, geri kalmışlık, yoksulluk, gelir adaletsizliği, yüksek enflasyon vb. olarak ödemek zorunda kalır.

ELİMSAN, gazetelere ilan vererek, elektromanyetik sanayicilerini bu yanlış uygulamaya karşı tavır almaya, mücadele etmeye çağırır. Ne var ki, bu uygulamadan doğrudan zarar gören firmalardan bile ciddi bir destek sağlayamaz. Her şeye rağmen mücadeleyi tek başına sürdürmeye karar verir ve bu çemberi kırmayı, bu engeli aşmayı başarır. Sonuç olarak TEK ve dolayısıyla ülke aynı (hatta daha kaliteli) iş için %30 daha az fatura öder hale gelir. Altı aylık etkili bir mücadele sonucunda dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı'nın ikna olması üzerine ön yeterlilik uygulaması kaldırılır. Yabancı firmalara sürekli olarak en az %30 daha fazla fatura ödenmesi uygulamasına son veri-lir, yabancı sermayenin tekelleşmesi önlenmiş olur. Daha önemlisi; ülke insanının kompleksten kurtulmasına, özgüven kazanmasına kapı aralanmış, bu doğrultuda somut bir mesaj verilmiş olur.

Üretici, geliştirici beyinler, birikim ve yeteneklerini başkalarına kiralamak, satmak yerine ülke endüstrisinin ve teknolojisinin gelişmesine yöneltmeyi göze almalıdırlar. Devlet yöneticileri de kendi vatandaşlarına, teknokratlarına güvenmeli, onların önünü açacak önlemler almaya, onların buluş yeteneklerini özendirmeye, onları yabancı sermaye karşısında korumaya çaba göstermelidirler. Böyle yaparlarsa başka alanlarda da yeni ELİMSAN'lar ortaya çıkabilir. Ülke endüstrisi, teknolojisi ve ekonomisi ivme kazanır, geri kalmışlıktan, ikinci sınıf ülke görünümünden kur-tulur.

DZIBE Muzaffer'in ve ELİMSAN modelinin somut biçimde örnekleyerek vermek istediği mesaj işte budur: Ön yargılardan arınmak, ülkedeki somut gerçeği kabul etmek, halka, yurtsever bir anlayışla çaba gösteren girişimci yeteneklere güvenmek ve onların önünü açmak. Gerisi kendiliğinden gelecektir.

Dileriz ki; verilen mesajlar yerine ulaşsın, anlaşılsın ve uygulansın.

BİLGİ / BELGE

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele