Egemen Medyayı Egemen Yapan Nedir

Çarşamba, 15 Haziran 2005 12:00

Medya konusunda yazışımın bir nedeni, tüm entelektüel kültüre ilgi duymam; bir başka nedeni ise medyayı incelemenin son derece kolay oluşudur. Karşımıza her gün çıkar. Sistemli bir araştırma yapabilirsiniz. Dünkü versiyonu bugünküyle karşılaştırabilirsiniz. Ne oyunlar dönüp dönmediğine ve nasıl yapılandıklarına ilişkin pek çok kanıt vardır. Bence medya ilimden ya da sözün gelişi, entelektüel görüş dergilerinden farklı değildir; kuşkusuz, bazı fazladan zorlamalar var, ama arada köklü bir fark yok. Bunlar karşılıklı etkileşim içindeler; insanların birinden diğerine bu denli kolay gidebilmesinin nedeni de bu.

Medyaya, ya da anlamak istediğiniz herhangi bir kuruma bakarsınız. Geniş toplumdaki konumlanışlarına ilişkin bir şeyler bilmek istersiniz. Başka iktidar ve otorite sistemleriyle nasıl ilişkileniyorlar? Şansınız varsa, bilgilendirme sisteminin önderlerinden ne yapmak istediklerine ilişkin iç bilgi sağlayabilirsiniz (bir çeşit doktriner sistemdir). Halkla ilişkilerin verdiği bilgileri değil, birbirlerine ne yapmak istediklerine ilişkin söylediklerini kastediyorum. Bu konuda çok sayıda ilginç belge var.

Medyanın doğasına ilişkin üç ana kaynak var. Onları, diyelim ki bir bilimcinin karmaşık bir molekülü ya da benzer bir şeyi inceleyeceği gibi incelemek istiyorsunuz. Yapıya bakar, medya ürününün neye benzeyeceğine ilişkin bu yapı üzerine temelle-nen bir hipotez geliştirirsiniz. Ardından da ürünü inceleyip hipoteze ne kadar uyduğunu kontrol edersiniz. Medya analizlerindeki tüm çaba gerçekte bu son aşamadır; medya ürününün ne olduğu ve medyanın doğası ve yapısına ilişkin varsayımlara uyup uymadıkları.

Peki, ne görürsünüz? ilk elde, farklı şeyler yapan farklı medyalar olduğunu: eğlence / Hollywood, pembe diziler vs.; hatta ülkedeki gazetelerin çoğu (büyük çoğunluğu), izleyici kitlesini yönlendirmektedirler. Medyanın bir başka sektörü daha vardır ki, büyük kaynaklara sahip olduğundan gündem-oluşturan medya ya da elit medya olarak bilinir; herkesin içinde işlediği çerçeveyi bunlar oluşturur. New York Times gibi, CBS gibi. İzleyicileri genellikle ayrıcalıklı kişilerdir. New York Times'ı okuyanlar, zengin kişiler, ya da siyasal sınıf olarak adlandırılanlar; siyasal sisteme angajedirler. Şu ya da bu tarzda, idarecidirler. Siyasal idareci, iş yöneticisi (şirket müdürleri gibi), üniversite idarecileri (profesörler gibi) ya da insanların düşünüş ve olaylara bakış tarzını örgütleyen başka gazeteciler olabilirler.

Elit medya başkalarının içinde işlediği çerçeveyi biçimlendirir. Akşamüzeri sürekli bir haber akışı sağlayan Associated Press'i izliyorsanız, bir ara kesilir ve şöyle bir şey çıkar: "Editörlerin dikkatine: Yarının New York Times'ının birinci sayfasında şu haberler yer alacak." Olay şudur: eğer Dayton, Ohio'da bir gazetenin editörü iseniz ve neyin haber olduğunu çıkartacak kaynaklara sahip değilseniz, ya da bu konuyu düşünmek istemiyorsanız; bu size neyin haber olduğunu söylemektedir. Yerel konulardan ya da okurlarınızı eğlendirecek şeylerden başka bir şeye ayıracağınız çeyrek sayfanın öyküleri bunlardır. Bunlar kullanacağınız öykülerdir, çünkü New York Times size yarın neyle ilgilenmeniz gerektiğini söylemektedir, eğer Dayton, Ohio'da bir gazetenin editörü iseniz, bunu yapmak zorundasınızdır; çünkü elinizde başka fazlaca kaynak yoktur. Eğer çizginin dışına çıkarsanız, büyük basının hoşuna gitmeyecek öyküleri koyuyorsanız, bu konuda kısa zamanda kulağınız çekilir. Gerçekte, San Jose Mercury News'da olanlar bu durumun dramatik bir örneğidir, iktidar oyunlarının çizgi dışına çıktığınızda sizi hizaya getirecek çeşitli tarzları vardır. Ayak direrseniz, fazla uzun süremezsiniz. Bu çerçeve gayet iyi işlemektedir; belirgin iktidar yapılarının bir yansıması olduğu anlaşılabilir bir durumdur.

Gerçek kitle iletişim araçları temelde insanları oyalamaya çalışır. Başka işlerle uğraşsınlar, yeter ki bizi rahatsız etmesinler (biz'den kasıt, gösteriyi yürütenlerdir). Örneğin profesyonel sporla ilgilensinler. Herkes çıldırasıya profesyonel sporla, seks skandallarıyla, yıldızlar ve sorunlarıyla ya da buna benzer işlerle ilgilensin. Ciddi olmadığı sürece her şey olabilir. Tabii, ciddi işler, büyük insanlar içindir. Bunu "biz" hallederiz.

Elit medya, gündem oluşturucular nelerdir? Örneğin The New York Times ve CBS. Bir kere, onlar büyük ve çok kârlı kuruluşlardır. Dahası çoğu General Electric, Westinghouse, vb. gibi çok daha büyük şirketlerle ya bağıntılıdır ya da doğrudan onlara aittir. Son derece tiranca bir yapı olan özel ekonominin iktidar yapısının tam tepesinde yer alırlar. Şirketler temelde hiyerarşik, yukarıdan denetlenen tiranlıklardır. Ne yaptıklarından hoşlanmıyorsanız, çekip gidersiniz. Büyük medyalar o sistemin parçalarıdır.

Kurumsal ortamları nasıldır? Bu da aşağı yukarı aynıdır. Etkileşime girdikleri ve ilişkin oldukları, diğer iktidar merkezleridir; hükümet, diğer şirketler, ya da üniversiteler. Medyalar doktriner sistemler olduklarından, üniversitelerle sıkı bir etkileşim içindedirler. Diyelim ki Güneydoğu Asya, Afrika ya da buna benzer bir şey konusunda yazan bir muhabirsiniz. Büyük üniversiteye gidip size neler yazmanızı söyleyecek bir uzman bulmalı ya da Brookings Enstitüsü veya Amerikan Girişim Enstitüsü gibi vakıflara başvurmalısınız; söyleyeceklerinizi onlar size dikte ettirirler. Bu dış enstitüler medyaya çok benzemektedir. Örneğin, üniversiteler bağımsız kurumlar değillerdir, içlerinde bağımsız kişiler bulunabilir; ama bu medya için de geçerlidir. Genelde şirketler için de. Hatta faşist devletler için bile geçerlidir. Ama kurumun kendisi asalaktır. Özel servet, bağış yapan büyük şirketler ya da (şirketlerle ayırt edilemeyecek kadar sıkı bağlantı içinde olan) hükümet gibi dış destek kaynaklarına bağımlıdır; üniversiteler özde bunların orta yerindedir. Bu yapıya uyum sağlamayan, onu kabul edip içselleştirmeyen (içselleştirmedikçe, inanmadıkça gerçekten de onunla çalışamazsınız) insanlar yuvadan yukarıya doğru uzanan yolun bir noktasında sökülüp atılırlar. Bağımsız düşünüp de başa bela olan insanlardan kurtulmak için pek çok elek mekanizması vardır. Aranızdan üniversiteye gitmiş olanlar, eğitim sisteminin uyum ve boyun eğiciliği ödüllendirmeye fazlasıyla yönelik olduğunu bilirler; eğer bunu yapmıyorsanız, bir baş ağrısısınızdır. Dolayısıyla gerçekten, dürüstçe (yalan söylemiyorlar) toplumdaki çevreleyen iktidar sisteminin inanç ve tutumlar çerçevesini içselleştiren insanların üstte kaldığı bir elek sistemi işlemektedir. Harvard ve Princeton gibi elit kurumlar ve küçük seçkin kolejler fazlasıyla toplumsallaşmaya yöneliktir. Harvard gibi bir yere gidecek olursanız, burada yapılanın büyük ölçüde adap öğretimi olduğunu görürsünüz; üst sınıf mensubu gibi davranmayı, doğru düşüncelerle düşünmeyi vb.

George Orwell'in 1940'larm ortasında yazdığı Hayvan Çiftliği'ni okuduysanız, totaliter bir devlet olan Sovyetler Birliği'nin bir eleştirisiydi. Büyük sükse yaptı. Herkes bayıldı. Ancak Hayvan Çiftliği'ne yazdığı önsözün yasaklandığı ortaya çıktı. Ancak 30 yıl sonra yayınlanabildi. Biri kağıtları arasında bulmuştu. Hayvan Çiftliği'ne Giriş'in başlığı "İngiltere'de Edebî Sansür"dü. Kitabın Sovyetler Birliği'yle alay ettiğini, ama İngiltere'nin de pek farklı olmadığını söylüyordu. Yakamızda KGB yoktu, ama sonuç hemen hemen aynıydı. Bağımsız fikirlere sahip, ya da yanlış düşünen insanların önü kesilmek-teydi.

Orwell kurumsal yapı konusunda pek az şey söyler, topu topu iki cümle. "Bu nasıl oluyor?" diye sorar, ilk elde, basına kamuya sadece bazı şeylerin ulaşmasını isteyen zengin insanlar sahip olduğundan. Söylediği ikinci şey şudur: elit eğitim sistemine devam ettiğinizde, Oxford'daki uygun okullara gittiğinizde, söylenmesi uygun olmayan şeylerin, düşünülmesi uygun olmayan fikirlerin olduğunu öğrenirsiniz. Elit kurumların toplumsallaştırıcı rolü budur, buna uyarlanmazsanız, genellikle dıştalanırsınız. Bu iki cümle öyküyü iyi kötü anlatmaktadır. Medyayı eleştirdiğinizde çok öfkelenirler. Haklı olarak, şöyle derler: "Kimse bana ne yazacağımı söyleyemez. Dilediğimi yazarım. Baskılar ve zorlamalara dair bütün bu laflar anlamsız, çünkü hiçbir baskı altında değilim." Ki bu da tümüyle doğrudur; ama sorun şudur ki, zaten doğru şeyi söyleyeceklerinden, kimsenin onlara ne yazacaklarını dikte ettirmesine gerek olmadığını kanıtlamış olmasalardı orada olmazlardı. Şehir haberleri masasında ya da benzeri bir serviste işe başlayıp da yanlış öyküleri işlemiş olsalardı, artık dilediklerini söyleyebilecekleri konumlara gelemezlerdi. Daha ideolojik disiplinlerde aynı durum üniversite fakülteleri için de geçerlidir. Onlar toplumsallaşma sisteminden geçmişlerdir.

Pekala, tüm sistemin yapısına bakıyorsunuz. Haberlerin nasıl olmasını bekliyorsunuz? Pek açık, değil mi? New York Times'ı ele alın. Bir şirkettir ve bir ürün satar. Ürün, okurlardır. Gazeteyi aldığınızda para kazanmazlar. Bedava olarak internete yerleştirmekten mutludurlar. Hatta gazeteyi satın aldığınızda para kaybederler. Ama okurlar üründür. Ürün, ayrıcalıklı insanlardır, tıpkı gazetelere yazan kişiler gibi; bilirsiniz, toplumdaki en üst düzeyli karar-alıcı kişiler.

Bir ürünü bir pazara satmanız gerekir ve Pazar tabii ki, reklamcılardır (yani diğer iş sahipleri), ister gazete olsun, ister televizyon, izleyicileri satmaktadır. Şirketler izleyicileri başka şirketlere satar. Elit medya vakasında, büyük iştir bu. Bu koşullar göz önünde bulundurulduğunda, medya ürününün doğası konusunda ne öngörebilirsiniz? Başka bir şey varsaymaksızın ileri süreceğiniz sıfır hipotez ne olabilir? Medya ürününün, neyin çıkıp neyin çıkmadığının, eğiliminin alıcı ve satıcının, kurumların ve onları çevreleyen iktidar sistemlerinin çıkarlarını yansıtacağı. Bu olmazsa, mucize olurdu.

Pekala, işin zorlu yanı şimdi başlıyor. Öngördüğünüz tarzda işliyor mu? Buna siz karar verebilirsiniz. Bu aşikar hipotez üzerine akla gelebilecek her türlü sınavdan geçmiş pek çok malzeme var; hâlâ da ayakta. Toplum bilimlerde bir sonucu bu kadar güçlü destekleyen başka bir şey bulamazsınız; bu da şaşırtıcı değil; çünkü kuvvetlerin işleyiş tarzı göz önünde bulundurulduğunda, tutmaması mucize olurdu. Bundan sonra keşfedeceğiniz şey, konunun tümünün bir tabu olduğudur. Kennedy Hükümet Okulu'na ya da Stanford'a veya başka bir yere gidip gazetecilik ve iletişim ya da akademik siyaset bilimi vb. okursanız, bu sorular sorulmaz. Yani, birinin bilmeden ifade edilmesine izin verilmeyen herhangi bir şeyle karşılaşabileceği hipotezi ve bunun kanıtları tartışılmaz. Eh, bunu da öngörüyorsunuz. Kurumsal yapıya bakarsanız, tabii, dersiniz, bu adamlar ifşa edilmeyi neden istesinler ki? Ne yapacaklarına dair eleştirel tahlillere neden izin versinler ki? Yanıt buna izin vermeleri için bir neden olmadığı, zaten vermedikleridir. Yine bu kasıtlı bir sansür değildir. Yalnızca bu konumlara varamazsınız. Buna sol da sağ da dahildir. Bazı düşüncelere sahip olmayacak şekilde toplumsallaşıp eğitilmemişseniz, oraya varamazsınız. Şu halde, birinci öngörü takımının tartışmaya dahil olmasına izin verilmediğine ilişkin ikinci bir öngörü takımına eriştiniz. Bakılması gereken son nokta, tüm bunların içinde işlediği doktriner çerçevedir. Medya, reklam, akademik siyaset bilimi vb. dahil enformasyon sisteminin üst düzeylerindeki insanlar birbirleri için yazdıklarında (mezuniyet söylevleri verdiklerinde değil) ne olması gerektiğini tasavvur ediyorlar mı? Açılış konuşması yaptığınızda, cafcaflı, güzel sözler söylersiniz. Ama birbirleri için yazdıklarında insanlar bu konuda ne söylüyor? Burada bakılması gereken üç akım var. Biri halkla ilişkiler sanayi; bilirsiniz; propaganda sanayi. Halkla İlişkiler sanayiinin önderleri ne diyor? Bakılacak ikinci yer, kamusal entelektüeller denen kişiler: büyük düşünürler, "başmakale" yazarları vb. Ne diyorlar? Demokrasinin doğası gibi konularda etkileyici kitaplar yazan kişiler. Bakacağınız üçüncü yer, akademik akım, özellikle siyaset biliminin, son 70-80 yıldır bir dalı olan iletişim ve enformasyonla ilgili olan alanı.

Şu halde bu üç şeye bakın ve ne dediklerini görün ve bu konuda yazmış önde gelen figürlere bakın. Tümü (kısmî bir alıntı yapıyorum) genel nüfusun "cahil ve sorun yaratan dışarlıklılar" olduğunu söylerler. Onları kamusal alanın dışında tutmalıyız, çünkü son derece aptaldırlar ve bulaşacak olurlarsa sorun çıkartırlar. Onların işi "se-yirci" olmaktır, "katılımcı" değil.

Zaman zaman oy kullanıp biz parlak insanlardan birini seçmelerine izin verilir. Ama sonra evlerine dönüp futbol seyretmeleri gerekir. Ama bu "cahil ve sorun yaratan dışarlıklılar" katılımcı değil, gözlemci olmalıdırlar. Katılımcılar, "sorumlu insan" denenlerdir ve tabii yazar her zaman onlardan biridir. "Neden ben "sorumlu bir insan"ım da bir başkası cezaevinde" diye hiç sormazsınız. Yanıt oldukça açıktır. Çünkü siz iktidara karşı boyun eğici ve tabisinizdir, bir başkası ise bir bağımsız filan olabilir. Ama tabii, sormazsınız. Dolayısıyla gösteriyi yöneten parlak adamlar vardır, geri kalanlar ise dışarıda kalmalıdır; (akademik bir makaleden aktarıyorum) "insanların kendi çıkarlarının en iyi yargıcı olduğuna" ilişkin demokratik dogmatizmlere asla kapılmamalıyız. Öyle değildirler. Kendi çıkarlarının en kötü yargıçlarıdırlar, dolayısıyla bunu onların yararına biz yapmalıyız. Gerçekte bu Leninizm'e çok benzemektedir, işleri sizin için yapıyoruz ve bu herkesin çıkarına vb. insanların tarihsel olarak coşkulu Stalinistlikten ABD destekçiliğine bu denli kolay kaymasının nedeni, kanımca, kısmen bu. İnsanlar bir konumdan diğerine çok çabuk geçebiliyor; bunun nedeni konumun temelde aynı olmasıdır, iktidarın nerede yattığına ilişkin farklı bir değerlendirme yapıyorsunuz, hepsi bu. Bir noktada şurada olduğunu düşünüyorsunuz, bir başka noktadaysa burada. Aynı konumu alıyorsunuz.

Tüm bunlar nasıl gelişti? İlginç bir tarihi vardır. Çoğu, büyük bir dönüm noktası olan Birinci Dünya Savaşı'ndan kaynaklanır. ABD'nin dünyadaki konumunu büyük ölçüde değiştirdi. 18. yüzyılda ABD dünyanın en zengin yeriydi. Yaşam kalitesi, sağlık ve yaşam süresi düzeyini, dünyanın diğer yerleri bir yana, İngiltere'nin üst sınıfları, ancak 20. yüzyıl başlarında yakaladı. ABD olağanüstü zengindi, devasa avantajlara sahipti ve 19. yüzyıl sonuna gelindiğinde, dünyanın en büyük ekonomisiydi. Ama dünya sahnesinde büyük bir oyuncu değildi. ABD'nin gücü Karayip Adalarına, Büyük Okyanus'a uzanıyordu, ama o kadar.

Birinci Dünya Savaşı sırasında ilişkiler değişti. İkinci Dünya Savaşı'nda ise daha dramatik değişiklikler oldu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD dünyayı ele geçirdi. Ama Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bir değişim olmuş ve ABD borçlu bir ülkeden, borç veren bir ülkeye dönüşmüştü. Britanya gibi devasa değildi; ama ilk kez dünyada asli bir aktör haline gelmişti. Değişimlerden biri buydu, ama başkaları da vardı.

İlk kez Birinci Dünya Savaşı'nda örgütlü devlet propagandası yapıldı. Britanyalıların bir Enformasyon Bakanlığı vardı ve buna gerçekten gereksinim duymaktaydılar, çünkü ABD'yi savaşa çekemezlerse başlan derde girecekti. Enformasyon Bakanlığı esas olarak propagandayla yükümlüydü; "Hun" vahşetleri konusunda devasa imalatlar yapıyordu. Haklı olarak en saf ve propagandaya açık kişiler olarak gördükleri Amerikalı aydınları hedef almışlardı. Onlar da bunu kendi sistemleri içinde dağıtmaktaydı. Dolayısıyla esas olarak Amerikalı aydınlara yönelikti ve iyi işliyordu. Britanya Enformasyon Bakanlığı belgeleri (pek çoğu yayınlandı) hedeflerinin tüm dünyanın düşüncelerini denetim altına almak olduğunu göstermektedir; ancak bu küçük bir hedefti; esas hedef, ABD'ydi. Hindistan'da insanların ne düşündüğü umurlarında değildi. Enformasyon Bakanlığı Amerikalı aydınlara Britanya propagandasının mamullerini kabul ettirmede başarılıydı. Bundan gurur da duyuyorlardı. Bu da haksız değildi; hayatlarını kurtarmıştı. Başka türlü Birinci Dünya Savaşı'nı yitirirlerdi.

Bunun ABD'de de bir dengi vardı. Woodrow Wilson 1916'da savaş karşıtı bir platform üzerinden seçilmişti. ABD son derece barışçıl bir ülkeydi. Hep öyle olmuştu. İnsanlar yabancı savaşlarda savaşmak istemiyordu. Ülke Birinci Dünya Savaşı'na son derece karşıydı ve Wilson, savaş-karşıtı tutumu sayesinde seçilmişti. Sloganı, "zafersiz barış"tı. Ama savaşa girmeye niyetliydi. Sorun, şuydu: nasıl yapmalı da barışçıl bir nüfusu gidip tüm Almanları öldürmek isteyecek kertede Alman düşmanı çılgınlar haline getirmeli? Bu, propaganda gerektirir. Böylelikle ABD tarihindeki ilk ve gerçekten de tek büyük devlet propaganda aygıtını geliştirdiler. Adına Kamu Enformasyon Komi-tesi dediler (gerçek bir Orwell'ci isim); Creel Komisyonu olarak da bilinir. Başındaki adamın adı Creel'di. Bu komisyonun görevi, nüfusu savaşçı bir isteriye sürüklemekti. İnanılmaz ölçüde iyi çalıştı. Birkaç ay içinde savaş çılgınlığı ortalığı kasıp kavuruyordu ve ABD böylelikle savaşa girebildi.

Bu basarı pek çok insanı etkiledi. Bir kişi özellikle etkilenmişti ve bunun gelecek için büyük önemi olacaktı. Bu, Hitler'di. Mein Kampf'ı okursanız, orada pek de haksız olmayan bir tarzda, Almanya'nın savaşı, propaganda muharebesini yitirdiği için kaybettiğini söyler. Britanya ve Amerikan propagandasıyla baş edememişlerdi. Bir dahaki sefere kendi propaganda sistemlerine sahip olacağına ant içiyordu; İkinci Dünya Savaşı'nda bunu başardılar. Dahası, Amerikan iş dünyası da bu propaganda çabasından fazlasıyla etkilenmişti. O zamanlar bir sorun vardı. Ülke biçimsel olarak daha demokratikleşmekteydi. Daha fazla insan oy verebiliyordu; bunun gibi şeyler. Ülke giderek zenginleşmekteydi, daha fazla insan katılım gösterebiliyordu, çok sayıda yeni göçmen geliyordu vb.

O zaman, ne yaparsınız? İşleri özel bir kulüp gibi yönetmek güçleşecektir. Bu nedenle belli ki insanların düşüncelerini denetim altına almanız gerekir. Halkla ilişkiler uzmanları vardı, ama bir halkla ilişkiler sanayii yoktu. Rockfeller'in imajını daha sevimli kılmak için tutulmuş birileri vardı. Ama bir ABD buluşu olan iğrenç halkla ilişkiler sanayii Birinci Dünya Savaşı'nın ürünüdür. Önde gelen figürleri, Creel Komisyonu'ndaki insanlardı. Gerçekte esas kahraman, Edward Bernays Creel Komisyonu'ndan çıkmadır. Hemen sonra yayınlanan, Propaganda başlıklı bir kitabı vardır. "Propaganda" sözcüğü o zamanlar olumsuz bir çağrışımla yüklü değildi. Terim İkinci Dünya Savaşı'nda tabu haline geldi, çünkü Almanya ve diğer dehşetli şeylerle ilişkilenmişti. Ama o günlerde propa-ganda enformasyon anlamında kullanılıyordu. Propaganda isimli kitabı 1925 dolaylarında yazdı; kitabın başında Birinci Dünya Savaşı'nın derslerini uyguladığını söyler. Birinci Dünya Savaşı'nın propaganda sistemi ve üyesi olduğu komisyonun, "beyinleri, tıpkı bir ordunun bedenlere komuta ettiği gibi komuta edebileceğini" gösterdiğini söylemektedir. Bu yeni akılları komuta etme tekniğinin, budalaları doğru hatta tutabilmek için zeki azınlıklar tarafından kullanılması gerektiğini ifade eder. Elimizde yeni teknikler olduğuna göre, artık bunu başarabiliriz.

Bu halkla ilişkiler sanayiinin temel başvuru kitabıdır. Bernays bir çeşit guru'dur. Otantik bir Roosevelt / Kennedy liberaliydi. Guatemala'daki demokratik hükümeti deviren ABD destekli darbenin gerisindeki halkla ilişkiler çalışmalarını da o tasarlayıp yürütmüştü. Ancak 1920'lerin sonlarında, onu gerçek bir şöhret haline getiren başyapıtı, kadınları sigara içmeye ikna etmesiydi. Kadınlar o zamanlar sigara içmezdi ve o da, Chesterfîeld'in reklam kampanyasını yürütüyordu. Bütün teknikleri bilirsiniz; ağızlarında sigarayla modeller, sinema yıldızlan, filan. Bu başarısından dolayı göklere çıkarıldı. Böylelikle bu sanayiinin önde gelen şahsiyeti oldu; kitabı da gerçek bir başvuru kaynağı haline geldi.

Creel Komisyonu'nun bir başka üyesi de yarım yüzyıl boyunca Amerikan gazeteciliğinin en saygın şahsiyeti olan Walter Lippmann'dı (ciddi Amerikan gazeteciliğini kastediyorum). Demokrasi üzerine ilerici denemeler olarak nitelenen yazılar yazardı, 1920'lerde yazdıkları ilerici bulunurdu. O da propaganda çalışmalarından çıkardığı dersleri etkin bir biçimde kullanabilmişti. Demokraside onay imali denen yeni bir sanat olduğunu söylemekteydi. Bu onun cümlesidir. Edward Herman ve ben kitabımızda terimi ödünç aldık, ama yaratıcısı Lippmann'dır. Demokrasi yönteminde "onay imali" dediği yeni bir sanattan söz eder. Onay imal ederek çok sayıda insanın biçimsel olarak oy hakkına sahip olduğu olgusunun üstesinden gelebilirsiniz. Bunu ilişkisiz kılabiliriz, çünkü onay imal ederek seçim ve tutumlarının her zaman onlara söylediğimiz gibi davranmalarını sağlayacak şekilde yapılandırabiliriz; biçimsel olarak katılım hakkına sahip olsalar bile. Böylece gerçek bir demokrasimiz olur. Düzgün bir şekilde işleyecektir. Propaganda ajansının derslerini uygulamak, budur.

Akademik toplum bilim ve siyaset bilim de aynı şeyden kaynaklanır, iletişim ve akademik siyaset bilimi denen şeyin kurucusu Harold Glasswell'dir. En büyük başarısı bir kitap, propaganda üzerine bir incelemedir. Yukarıda aktardığım şeyleri, demokratik dog-matizme teslim olmamak gerektiğini dürüstçe o söylemiştir; akademik siyaset biliminden çıkan, budur (Glasswell ve diğerleri.). Yine siyasal partiler de savaş zamanı deneyiminden aynı dersleri çıkardılar; özellikle İngiltere'deki muhafazakar parti. Yeni yayınlanmakta olan ilk belgeleri Britanya Enformasyon Bakanlığı'-nın başarılarını onların da kabul ettiğini gösteriyor. Ülkenin giderek demokratikleştiğini, artık özel bir kulüp olmaktan çıktığını görmüşlerdi. Çıkardıkları sonuç, siyasetin siyasal bir savaş haline gelmesi gerekliliğiydi; Birinci Dünya Savaşı sırasında son derece iyi işleyen propaganda mekanizmaları insanların düşüncelerini kontrol altına almada kullanılmalıydı. Doktriner yön budur ve kurumsal yapıyla örtüşür. Şeylerin nasıl işlemesi gerektiğine ilişkin öngörüleri destekler. Ve öngörüler doğrulanmıştır. Ancak bu sonuçların tartışılmasına da izin yoktur. Tüm bunlar artık egemen yazına mal olmuştur ve yalnızca içerideki insanlar içindir. Koleje gittiğinizde insanların akıllarının nasıl kontrol edileceği üzerine klasikleri okumazsınız.

Tıpkı James Madison'un Anayasal Konvansiyon sırasında yeni sistemin esas hedefinin "refah içindeki azınlığın çoğunluğa karşı korunması" olması, ve bu amaca uygun tasarlanması gerektiğine ilişkin sözlerini okumayacağınız gibi. Bu anayasal sistemin kuruluşudur, dolayısıyla kimse onu incelemez. Çok aramadıkça Akademik program içinde de bulamazsınız. Bence sistemin kurumsallığı, gerisinde yatan doktrinler ve işleyiş tarzı ka-baca böyle. "Cahil ve sorun yaratıcı" dışarlıklılara yönelik bir kısmı daha var. Bu, şu ya da bu şekilde oyalama çabalarını içeriyor. Sanırım bundan, neyi bulmayı umabileceğinizi öngörebilirsiniz.

* Z Medya Enstitüsü'ndeki konuşmasından.

Haziran 1997

[Çeviren: Sibel Özbudun]

BİLGİ / BELGE

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele