"Bir Sözcükler Ülkesi": Filistin Ulusunu Sürgün Konumundan Kavramak

Çarşamba, 15 Haziran 2005 12:00

Bir sözcükler ülkemiz var. Konuşa konuşa

yolumda

taş taş üstüne koyarım.

Bir sözcükler ülkemiz var.

Bu yolculuğun sonunda

Bu yazıda, Mahmut Derviş' in şiirinde de dile getirildiği gibi, ya sürgünde ya da İsrail işgali altında yaşayan yaklaşık 5 milyon Filistinli'nin, içinde artık Filistin denilen bir ülkenin olmadığı bir dünyada kendilerini Filistinli olarak tanımlarken karşılaştıkları sorunlar tartışılmaktadır.

Filistinliler'in 1948'de anayurtlarını yitirmelerinden sonra, sürgünde oldukları yerlerdeki farklı deneyimlerine uygun olarak bir dizi farklı "Filistin" ortaya çıkmıştır. 1948 Savaşı yerli Filistinliler'i dünyanın birçok ülkesine dağıtarak İsrail Devleti'ni doğurmuştur. 1949'da yapılan ateşkes ile İsrail'in savaşta kazandığı toprakların sınırları sabitleştirilmiş olmasına karşın bu sınırlar manda Filistin'in % 73'ünü İsrail Devleti sınırları içinde bırakmış ve el konulan topraklarda yaşayan 861.000 Filistinlinin 711.000'inini sürgün durumuna sokmuştur. 1967 Savaşı ise manda Filistin'in geri kalan kısmının da İsrail denetimine geçmesi ve 200.000 Filistinli'nin daha ülkeyi terk etmek zorunda kalmasıyla sonuçlanmıştır.1986 rakamlarına göre İsrail Devleti'nin dışında yaşayan 2.880.000 Filistinli bulunmaktadır. İsrail'in işgali altındaki topraklarda yaşayan yaklaşık 2.040.000 Filistinli, bir zamanlar Filistin olan topraklarda yaşıyor olmalarına karşın, anayurtlarını yitirmeye tanık olmuşlardır. Bowman'a göre İsrail ve İşgal Altındaki Topraklar'da yaşayan Filistinliler'in durumu da fiilen bir sürgün yaşamıdır. İsrail'in sosyo-politik düzeninin kurulması ile birlikte ortaya çıkan yer değiştirmeler ve kopmalar, gerek "dışarıda"ki gerekse "içeride"ki Filistinliler'in kendi kimliklerinin temeli olan toprağın oldukça farklı bir biçimde, el konulmuş ve çalınmış olarak algılanmasına yol açmıştır. Bu düşünceyle onların, Filistin olan topraklarda yaşamaları, anayurtlarından sürgün edildiklerine dair iddialarını hiçbir şekilde çürütmemektedir. Çünkü "anayurt" kelimesi, oluşumu, ulusalcı bir söylem içinde ve ulusalcının kendi kimliğinin tam anlamıyla gerçekleneceğini düşündüğü yerdir. Filistin kimliğinin yadsındığı bir alan, gelecekteki Filistin ulusunu üzerinde kurmayı düşündükleri toprakla aynı olsa bile, Filistinliler'in anayurdu olarak düşünülemez.

Cemaatler, bireylerin kendilerini üyesi olarak düşündüğü bir grup düşüncesiyle var olurlar. Aynı zamanda "kendileri" gibi olan ötekiler hakkında düşünme ve konuşma biçimidir. İnsanlar kendilerine benzediğini düşündükleri insanlarla cemaatleri oluştururlar.

Benedict Anderson cemaatin bu yönüne işaret ederek "En küçük ulusun üyeleri bile, üye arkadaşlarının pek çoğunu asla tanımayacak, karşılaşmayacak, hatta haberini bile alamayacaktır, yine de her birinin zihninde cemaattaşlıkları imgesi, düşüncesi yaşar" demektedir.

Bir ulusal cemaatin bütünselliğini o cemaat üyelerinin küçük bir kesimiyle tanışıklık yoluyla imgeleyen ya da ulusun niteliğini yerelleşmiş adetlerle ilgili bilgisini genişletme yoluyla kavrayan insanlar, bütünüyle farklı adetleriyle, farklı grupların kendi deneyimleriyle ulusal cemaat ve ulus imgelerini inşa eden ötekilerle sert bir anlaşmazlığa düşeceklerdir. İşte bu bağlamda ulusal cemaatin çok farklı yerlere dağıldığı Filistinliler'inkine benzer örneklerde, ulusu anlayış düşüncesiyle, imgeyle ilgili bu sorun görülmektedir. Dağınık yerleşim sonucu, çeşitli diaspora alanlarında bulunan Filistinliler'in Filistin imgelemeleri çok farklıdır, bir alandaki Filistinliler diğer bölgelerdeki Filistinliler'i yabancı hatta düşman gibi görebilmektedir.

Ulusun verili olarak alındığı yerde, ulusal kimlik, ulusal cemaat bağlamı içinde kabul edilen farklı kimliklere bir arka plan olarak işlev görür. Ortaya çıkan anlaşmazlık, ikincil kimlikleri içine alarak yutan ulusal kimlikten çok bu ikincil kimliklere bir tehdit olarak algılanır Söylemsel olarak ulusun tehlikede olduğu belli olur olmaz, muharebe hatları çizilir ve seçici dışlama/kapsama süreçleri devreye girer. Bu sebeple belli bir hegemonyacı grup ulusun dağılma ya da çürüme tehlikesinde olduğunu iddia edip, ulusun karakterini moral ya da siyasal çizgilere uygun olarak "düzeltme"ye kalkıştığında, ulusal kendiliğin bileşen parçaları düşman olarak damgalanır. Bu durumda grupların söylemleri yeterince etkili olursa, görünüşte bu ayrı gruplar arasında eşdeğerliliği yaratan bölünme ya da parçalanma süreçleri devreye girebilir. Fakat, grupları ideolojik aygıtların operasyonlarıyla öne çıkararak, ya da ulusal konsensus yıkıcı oldukları anlaşıldığında cezalandırıp bastırarak bu grupları yalıtıp marjinalleştiren devlet, böylesi süreçleri genelde sınırlar. Bu şekilde bölünme ve parçalanma süreçleri ulusal imgeselin çözülmesi, dolayısıyla bizzat ulusun dağılması tehlikesinin belirtisidir.

Bir ulus yitirildiğinde ya da tehlikedeymiş gibi algılandığında bunun nedenini tanımlama konusu ortaya çıkar. Kendilerini ulussuz uluslar olarak kavrayan insanlar, kendi ikincil kimliklerini etkileyen bütün çelişki tezahürlerini kendi uluslarının yadsınmasının belirtileri olarak yorumlarlar. İsrail ve İşgal Altındaki Topraklar'da mülksüzleştirme, işsizlik, cezalandırmalar, vs. Filistinliler tarafından İsrail Devleti'nin Filistin varlığını yok etmeye yönelik sistematik programının kanıtı olarak yorumlanır. Ayrıca ulusal cemaatin göreli olarak bir dizi yerleşim bölgeleri biçiminde tüm dünyaya yayıldığı çağdaş Filistinliler'inkine benzer bir durumda, "Filistinli" teriminin bütün Filistinliler için bir kimlik etiketi gibi işlev görmesine olanak sağlayan bulanıklığı, eş zamanlı olarak, terimi, tikel düşmanlıklardan zarar gördükleri ortamlardaki Filistinliler'e kendi durumlarını farklı durumlardaki Filistinliler'inkine benzer kabul etmelerine olanak sağlayacak ayırt edici nitelikler duygusunu veremez duruma da getirir.

Raja Shehadeh "The Third Way" adlı çalışmasında şöyle diyor: "Amman'a gitmem... Ürdün'ün başkentinde, zenginleşmiş ve olabildiğince yüzeysel bir tavırla mücadelemize dil ucuyla değinen insanlar görmek, yoksul ve sevgili toprağımda sineye çekilebilenden çok daha yutulmazdır." Bu da her cemaatin farklı, çelişkili biçimleri yaşadığı diasporik durumda, her tikel cemaatin üyeleri kendileriyle "aynı" çelişkilerden zarar görenleri kendi ulusdaşları olarak düşündüklerini gösterir. Nitekim R. Shehadeh'in İşgal Altındaki Topraklar'da alan çalışması yaptığı sırada görüştüğü Filistinliler, Batı'da Filistin Hareketinin sözcüsü olarak kabul edilen Edward Said'den "O Amerikalı" diye söz etmektedir. Bu da gösteriyor ki her Filistinli cemaat kendi tikel durumunu "Filistinli" olarak görmüştür. Diğer grupların mücadelelerinin "Filistinli" niteliğini reddetmiş ya da göz ardı etmiştir.

Tüm bunların ışığı altında, Filistinli kimliği ile ilgili tikel eklemlenmelerin nasıl Filistin Ulusu'nu birleştirmekten çok parçalama işlevi görebildiği açıktır. Bu konuda Filistinli kimliğinin anlamını farklı biçimlerde inceleyen üç Filistinli'nin eserleri (Fawaz Turki'nin The Disinherited: Journal of a Palestinian Exile, Edward Said'in After the Last Sky: Palestinian Lives ve Raja Shehadeh'in The Third Way: A Journal of Life in the West Bank adlı eserleri) örnek olarak incelenebilir.

Fawaz Turki ve O'nun kuşağı için Filistinli olmanın anlamı küfredilmek, taciz edilmek, sömürülmek ve hapsedilmektir. Böylece, kamplı Filistinliler için düşman olan, kendi halkını Filistin'den kovanlar olmaktan çıkıp, önce genel olarak "Araplar", ardından da sürgünlüklerinde kendilerini sömüren herkestir.

Ghurba'da (gurbette) kamp yaşamının yarattığı Filistinliler, geçmişle hiçbir bağları olmadan ve şimdiyle çok az baskıcı-olmayan bağlantıyla büyüdüler. Deneyim pek çoğunu, Turki gibi, ulusalcı parametrelerden çok enternasyonalist parametreler içinde çalışan devrimcilere dönüştürmüştür.

Edward Said After the Last Sky adlı eserinde Filistin Ulusu, bir parçası olduğu Filistinli cemaat gibi, ortak sahip olunanlardan çok ortak yitirilenlerle gevşek bir şekilde birbirine bağlı bireylerden ibaret bir gruptur. Said'in "Filistinli"si, onun tanıdığı Filistinliler'in bir bileşimidir ve onun tanıdıkları kapitalist dünyanın kural tanımaz havasının ortasında sürgün ağına takılmış, bu dünyaya karşı yola çıkan bir kimliğin kutsanmasında yabancılaşmadan kısa bir süre kurtulup rahatlama imkanı bulan kişilerdir.

Raja Shehadeh'e göre Filistinli'nin kimliğini deforme edip dağıtan ve Filistin'i çalan siyonizmden önce var olmuş Filistinli'nin idealitesidir. Filistin'i ve onun henüz belirli olmayan sınırlarını dolduracak imgelenmiş cemaati "sabitlemez"; gelecekteki bir ulusal zeminin sınırlarını ve nüfusunu imgelemeye bile başlamadan önce girişilmesi gereken tikel bir mücadele tasarlar. Shehadeh, "toprağın halkınızla ve dolayısıyla sizinle özdeşleşmesi"nin İsrail ve İşgal Edilmiş Topraklar'ın her tarafındaki Filistinliler'in yüreklerinde ve zihinlerinde gerçeklendiğini kavrar. Bu özdeşleşmenin, bu insanları ortak bir toprağın -çalınmış ve geri alınması gereken bir toprak olsa da- vatandaşları haline getirerek, özel topraklarıyla ilgili önceki ve yakın zamandaki deneyimlerinin zorunlu kıldığı yalıtılmışlıktan kurtardığını kabul eder.

Büyük ölçüde, İsrail ve İşgal Altındaki Topraklar'da yaşayan geniş ölçüde heterojen Filistinli nüfusun tekillikleriyle karşılaşabildiği, onlarla konuşabildiği ve onlara saygı duyabildiği için, Shehadeh imgelenen Filistinliler cemaatinin, hem her türlü baskı altında acı çeken çok çeşitli bir nüfus, hem de İsrailli saldırılara karşı topraklarını ve yaşamlarını ele geçirme mücadelesinde birleşen tek bir kolektivite olduğunu kabul eder. Turki ve Said'den farklı olarak Shehadeh için hiçbir "Filistinli" yoktur; sadece bir Filistinliler çokluğu vardır.

Bugün Filistinliler'i etkileyen baş sorun, Laclau ve Mouffe'nin "toplumun olanaksızlığı" dedikleri konudur. İnsanın fantazisi, gerçeklenebilir olandan her zaman fazladır ve Filistin'in yokluğunda inşa edilen Filistin fantazileri, kendilerini "Filistinli" kabul eden insanların şu anda oluşturulmakta olunan Filistin'deki yerlerini kabul etmelerini önlüyor. Tekil bir Filistinli cemaati etkileyen düşmanın gücü zayıflamaya başlarken, bu nufusun bazı gereksinme ve özlemlerine yanıt verebilen bir ulus biçimlenmeye başlıyor. İşgal Altındaki Topraklar'daki Filistinliler devletliliğin oluşmasına her geçen gün daha da yaklaşırken, temelden bir devlet inşa etmenin gerektirdiği ödünler ve pragmatik özveriler ideal "ulus "imgesini yok ediyor. Bu devlet oluşumu sürecinden çıkacak Filistin, bütün Filistinliler'e kaybettikleri her şeyi geri veren, düşmanın gitmesi durumunda kazanacaklarını düşündükleri her şeyi kendilerine miras bırakan bir Filistinli olmayacaktır. Birçoğu, bu devletin vatandaşlarına verdiği özne konumlarında, kendi deneyimlerinin kendileri için oluşturduğu kimlikleri koyabilecekleri bir yeri kabul etmeyecektir. Bu Filistin onların Filistin'i olmayacaktır.

Bu yazı Glean Bowman'ın "Bir Sözcükler Ülkesi: Filistin Ulusunu Sürgün Konumundan Kavramak" makalesinden özetlenerek hazırlanmıştır.

Yazarın Diğer Yazıları

BİLGİ / BELGE

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele