Anayurda Dönüş Hareketleri: Yahudiler, Filistinliler, Çerkesler

Çarşamba, 15 Haziran 2005 12:00

Anayurdundan ayrılmış, muhaceret yaşamında varlığını sürdürmesi tehlikeye girmiş toplumların hemen hepsinde anayurda dönüş hareketi gözlenmektedir. Bu yazımızda, anayurda dönüş hareketi belirli ölçüde gelişmiş üç toplumu, Yahudileri, Filistinlileri ve Çerkesleri inceleyeceğiz.

Doğal olarak dünyada anayurdundan koparılan halklar ve dönüş hareketleri bu üç toplumla sınırlı değildir. Amerika'daki Zencilerin 20. yy başlarından itibaren gelişen Afrika'ya dönüş hareketi ve Liberya'nın kuruluşu, Orta Doğu ve Avrupa'daki Ermenilerin 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Ermenistan'a dönmesi, 1960'lardan itibaren hız kazanan Kırımlıların Kırım'a dönüşü gibi başarılı/başarısız pek çok dönüş hareketi mevcuttur. Fakat çalışmamızı bir makale sınırları içinde tutabilmek için sadece söz konusu üç örneği inceleyeceğiz.

1. Yahudiler

Yahudilerin kökeni, M.Ö. 2000 yıllarında Mezopotamya'dan Filistin'e gelen İbranilere dayanır. İbrani kutsal metinlerinde Yahudilerin Hz. İbrahim'in oğlu Hz.İshak ve torunu Hz.Yakub'un soyundan gelenler tarafından oluştuğuna inanılan 12 kabileden türediği belirtilmektedir. Hz. Yakub'un yaşamının son dönemlerinde çıkan kıtlık sonucu Yahudiler Mısır'a kitlesel olarak göç etti. Mısır'a gidenlerin bir kısmı, M.Ö. 13. yy'da Firavun II.Ramses dönemindeki baskılar sonucu tekrar Filistin'e döndüler. Burada bir krallık kuran Yahudiler, özellikle Hz. Davud döneminde önemli bir gelişme gösterdiler. Hz. Süleyman'ın ölümünden sonra bu krallık İsrail krallığı ve Yahuda krallığı olarak ikiye bölündü. Kuzeydeki İsrail krallığı M.Ö. 931'de Asurlular tarafından, güneydeki Yahuda krallığı da M.Ö. 586 yılında Babil İmparatorluğu'nu kuran Kaldeliler tarafından yıkıldı. Yahuda Krallığı'nın yıkılmasından sonra Yahudiler "Babil Sürgünü" olarak da bilinen sürgün sonucu Babil'e dağıtıldı. Babil'in Persler tarafından yıkılmasından sonra Yahudilerin bir kısmı yurtlarına döndü ve Süleyman Tapınağı tekrar inşa edildi. Fakat Filistin'in M.Ö. 63'de Romalılar tarafından işgal edilmesi ve Yahudilerin başarısız ayaklanmaları sonucu M.S. 70 yılında Kudüs Romalılar tarafından yıkıldı ve Yahudiler tekrar Filistin'den sürgün edildi.

Yahudilerin kitlesel ölçekte Filisten'den sürgün edilerek dağılması ve Orta Doğu ülkelerinde başlamak üzere bir Yahudi diasporasının oluşmasında Babil Sürgünü ve Kudüs'ün yıkılması önemli bir rol oynamıştır. Fakat Yahudilerin dağılmasında ve yaşadıkları ülkelerde özgün bir toplumsal konum kazanmasında ekonomik ilişkiler ve Filistin'in coğrafi konumu da göz ardı edilmemelidir. Ruppin'in belirttiğine göre Kudüs'ün yıkılmasından çok önceleri bile Yahudilerin %75'inden fazlası artık Filistin'in dışında yaşıyordu.

Filistin, Yahudilerin bu bölgede yaşadığı dönemlerde üç önemli uygarlık, Mezopotamya, Mısır ve Yunan uygarlıkları arasında bulunuyordu ve bu coğrafi konumu nedeniyle önemli bir ticari merkez konumundaydı. Bilindiği gibi doğal ekonominin baskın olduğu, yani (yerel) tüketim için üretimin yapıldığı toplumlarda ticaret genellikle "yabancılar" tarafından yapılan bir faaliyettir. Hatta bu tip toplumlarda ticaret çoğu kez küçümsenen, horlanan bir faaliyettir. Önemli bir ticari merkezde bulunmaları ve çevre ülkelere dağılmış olmaları, Yahudilerin bölge ticaretinde önemli bir konuma ulaşmasını sağladı. Bu özgün ekonomik rol, aynı zamanda Yahudilerin daha da dağılmasına, dağıldıkları ülkelerde kendi dini ve toplumsal konumlarını korumalarını sağladı, çünkü Yahudiler, içinde yaşadıkları toplumlarda belirli bir toplumsal sınıf oluşturdular ve Leon'un tanımıyla "halk-sınıf" yapısı kazandılar. Feodalizm koşullarında ticaretin gelişimi, yani ticaretin "yabancılar" tarafından yürütülen bir faaliyet olması, Yahudilerin ekonomik etkinliklerini arttırdı ve 10. yy'da Yahudi diasporası Avrupa ve Asya arasındaki en önemli ekonomik bağı oluşturdu. Bu dönemde Yahudiler krallıklara ve beyliklere sağladıkları ticaret ve hatta (ticaret yoluyla kazandıkları parasal kaynaklar yoluyla) finansman katkılarıyla, krallar ve beyler tarafından korunan bir topluluktu. Yahudiler kentlerde kapalı topluluklar olarak yaşamlarını sürdürmelerine karşın yerel kültürlerden de etkilendiler, özellikle, Orta Avrupa'da olduğu gibi, yerel dillerin lehçelerini kullanmaya başladılar. Fakat farklı ülkelerde yaşayan Yahudiler, bu özellikleri sayesinde ticareti ellerinde tutabilirken birbirleriyle ilişkilerini de sürdürebildiler. Bu nedenle, Leon'un da belirttiği gibi, Yahudiler dağınık olmalarına rağmen değil, dağınık olmaları sayesinde varlıklarını koruyabildiler.

Yahudilerin görece iyi konumları, 11. yy'dan itibaren Batı Avrupa'da kapitalizmin gelişimi ve ulus-devletlerin kurulması sürecinde sona erdi. Ekonomik gelişim sonucu Batı Avrupa'da kentlerin ve yerel tüccar sınıfının gelişimiyle Yahudiler ticari faaliyetlerden uzaklaştırılmaya başlandılar. Soylulara ve küçük üreticilere ticari kredi vererek ayakta durmaya çalışan Yahudilerin bu konumu da, tarımdaki ticari dönüşüm ve yerel sanayinin gelişmesi ile farklı toplumsal sınıfların hedefi haline geldi. Ortaçağ'da Yahudiler Batı Avrupa'da toplumların tüm sınıfları ile çatışma halindeydi. Yerel tüccarlar ve gelişen yeni burjuvazi, Yahudiler ile ticari ilişkileri kontrol altına alma mücadelesi veriyordu. Meta ekonomisin gelişimi sonucu kredi kaynaklarının artması, soyluluğun Yahudi sermayesine bağlılığını azalttı. Yerel küçük üreticiler ve köylüler için Yahudi ve tefeci kavramları eş anlamlıydı (Leon, 1970: 82-86). Böylece Batı Avrupa'da Ortaçağ, Yahudi katliamları ve sürgünleri ile dolu geçti.

Yahudilerin Batı Avrupa ülkelerinde baskı altındaki konumları, yerel burjuvazinin egemenliğini kabul ettirerek siyasal iktidarı ele geçirmesi ve ulus-devletlerin inşası ile sona ermeye başladı. Yahudilerin özgürleşmesi ile feodal sınıfların iktidardan uzaklaştırılması hemen hemen aynı dönemlerde gerçekleşti. Yahudiler Hollanda'da 1796, Fransa'da 1830, Danimarka'da 1849, İngiltere'de 1858, Avusturya-Macaristan'da 1867, İtalya'da 1870, Almanya'da 1871, İsviçre'de 1874, İspanya'da 1876, Balkan devletlerinde 1878 ve Rusya'da 1917'de siyasi özgürlüklerini kazandılar (Epp, 1970: 111). Ulus-devletin kurulduğu ve kapitalizmin egemenliğini sağladığı ülkelerde Yahudiler artık (yeni ulusal kimliği benimsemek koşuluyla) "özgür yurttaş" olarak kabul ediliyordu. Bu durum özellikle zengin Yahudilerin asimilasyon sürecini hızlandırdı.

Batı Avrupa'da Ortaçağ'da yaşanan süreç, Doğu Avrupa'da 19. yy'ın sonlarında yaşanmaya başlandı. Doğu Avrupa ülkelerinde küçük üretici ve serbest meslek sahibi Yahudilerin oranı nisbeten daha yüksekti, fakat bu ülkelerde feodalizmden kapitalizme geçiş, beraberinde Batı Avrupa'dakine benzer şekilde Yahudi katliamlarını (pogromları) da getirdi. Bu nedenle, 19. yy'ın sonlarında Yahudiler kitlesel olarak Doğu Avrupa ülkelerinden Batı Avrupa'ya ve Amerika'ya göç etmeye başladılar. Yahudilerin Batı Avrupa'ya kitlesel göçü, bu ülkelerde anti-Semitizmin, genç milliyetçi ideoloji ile pekiştirilmiş bir şekilde tekrar canlanmasına yol açtı. Yahudiler arasında siyonizm ve Filistin'e dönüş düşüncesi işte bu ortamda gelişti ve yaygınlaştı.

Siyonizmin gelişiminde şüphesiz en önemli isim Theodore Herzl'dir. Herzl, 1896 yılında yayınladığı Yahudi Devleti isimli kitabıyla siyonizmin temellerini oluşturmuştur. Herzl'e göre siyasal hakların tam olarak tanınması asimilasyona yol açmaktadır. Fakat Yahudilerin yaşadığı her ülkede, Yahudi-karşıtlığı (anti-Semitizm) geliştiği için siyasal hakların tam olarak tanınması da söz konusu değildir. Herzl'e göre "Yahudi sorunu" toplumsal veya dini bir sorun değil, ulusal bir sorundur (Herzl, 1956: 38), bu nedenle Yahudilerin kendilerini koruması ve varlığını sürdürmesinin tek yolu kendi devletini kurmaktır. Herzl için bu devletin nerede kurulacağı çok önemli değildir, kitabında Filistin'i tercih etmekle birlikte Arjantin'i de bir alternatif olarak değerlendirir. (Bu dönemde Baron de Hirsch başta olmak üzere bir grup siyonist, Yahudilerin Arjantin'e göç etmesi için büyük bir örgütlenme çabası içerisindedir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Sokolow, 1969: 258-262.) Herzl, Yahudi devletinin kurulması için iki örgüt kurulmasını önerir. Yahudi Derneği (Society of Jews), yerleşilecek ülkeyi seçecek ve gerekli örgütsel, bilimsel ve politik çalışmaları yürütecektir. İngiliz yasalarına göre kurulacak olan Yahudi Şirketi ise seçilen bölgeye göçü gerçekleştirecek ve iskan çalışmalarından sorumlu olacaktır.

Herzl'in kitabının yayınlanmasından sadece bir yıl sonra, 1897'de Basel'de toplanan Birinci Siyonist Kongresi, merkezi örgütlenme yolunda önemli bir adımdı. Bu kongrede kabul edilen Basel Programı'nda hareketin amaçları şöyle özetleniyordu:

"Siyonizm, Yahudi halkı için Filistin'de resmen ve kanunen garanti edilmiş bir yurdun yaratılmasına çalışmaktadır. Kongre, bu hedeflere erişmek için aşağıdaki araçları gözönüne almaktadır:

1. Filistin'in Yahudi çiftçi, zenaatkar ve müteşebbislerle iskan edilmesinin amaca uygun bir biçimde teşviki,

2. Bulunulan ülkenin kanunlarına uygun mahalli ve genel toplantılar vasıtasıyla bütün Yahudiliğin bir araya getirilmesi ve örgütlenmesi,

3. Yahudilerin birlik duygularının ve halk oldukları bilincinin kuvvetlendirilmesi,

4. Siyonizmin hedefine ulaşması için, gerekli hükümet izninin alınmasına çalışmak." (Hollstein, 1975: 67)

Basel Programı görüş ayrılıkları nedeniyle hemen uygulamaya konulmadı. Bazı Yahudiler, Filistin'e dönülmesine karşı çıkıp asimilasyonu savunurken, bazıları da Filistin dışındaki ülkelere gidilmesini savunuyorlardı. Örneğin İngiliz hükümetinin 17 Ağustos 1903'de Herzl'e İngiliz Batı Afrikası'nda Yahudilere toprak verilmesi önermesi üzerine, 6. Siyonist Kongresi inceleme yapmak üzere Uganda'ya bir komite gönderdi. Bu inceleme sonucu Filistin'e yerleşilmesi 6. Kongre'de kesin olarak kabul edildi (Moore, 1974: 275-276).

Doğu Avrupa'dan kitlesel olarak göç eden Yahudilere tepki olarak Batı Avrupa'da anti-semitizmin yükselme eğiliminde olması, özellikle Fransa ve İngiltere'deki asimile olmuş zengin Yahudilerin tedirgin olmasına ve göçün yönünü değiştirmek için siyonist hareketi desteklemesine neden oldu. Bu desteğe ve siyonist Yahudilerin aktif örgütlü çalışmalarına rağmen Filistin'e göç eden Yahudilerin sayısı sınırlı kaldı. 1880-1929 yılları arasında en büyük Yahudi göçünü ABD alırken, İngiltere ve Arjantin gibi ülkelere göç eden Yahudilerin sayısı, Filistin'e göç edenlerden daha fazla oldu (bkz Tablo 1).

Tablo 1. 1880-1929 döneminde Yahudi göçleri

Göç edilen ülke Göçmen sayısı
ABD 2,885,000
İngiltere 210,000
Arjantin 180,000
Kanada 125,000
Filistin 120,000
Diğer 455,000

Kaynak: Hollstein, 1975: 55

Yahudilerin Filistin'e dönüş hareketi 20. yy başlarında yasal zeminde ve uluslararası ilişkilerde önemli başarılar kazandı. İngiltere'nin bölge üzerindeki politikaları ile siyonist hareketin amaçları çakışınca, 1917'de İngiltere ünlü Balfour Deklarasyonu'nu yayınlayarak Filistin'de "Yahudi halkının ulusal yurdunun kuruluşunu" desteklediğini açıkladı. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra bölgede Osmanlı hakimiyeti sona erdi ve 25 Nisan 1920'de İngiltere'ye Filistin üzerinde manda verildi ve Cemiyet-i Akvam 24 Temmuz 1920'de bu yetkiyi onayladı. Cemiyet-i Akvam kararında Yahudilere Filistin'de bir ulusal yurt vaadediliyor ve Yahudi ulusal yurdunun kuruluşuna ilişkin faaliyetlerin Siyonist Örgütü ile koordineli bir şekilde yürütülmesi kararlaştırılıyordu (kararın tam metni için bkz. Rice, 1994: 205-211). Filistin'in İngiltere'nin mandası olması ve Avrupa'da 1930'larda yükselen faşist hareketler sonucu Filistin'e Yahudi göçünde bir hızlanma görüldü. 1932'den 1943 yılına kadar ABD'ye sadece 171 bin Yahudi göç ederken, aynı dönemde Filistin'e göç edenlerin sayısı 233 bine ulaştı. Bu göçler sonucu 20. yy'ın başlarında Filistin'de Yahudi nüfus oranı %10'lardan 1948'de %34.8'e ulaştı (bkz Tablo 2).

Tablo 2. Filistin nüfusu, 1895-1970

  Araplar   . . Yahudiler  
  Nüfus Oran   Nüfus Oran
1895 453,000 %90.6   47,000 %9.4
1922 673,288 %88.9   83,794 %11.1
1931 861,211 %83.1   174,610 %16.9
1939 977,500 %68.7   445,450 %31.3
1948 1,432,545 %69.2   759,100 %34.8
1970 370,500 %12.3   2,559,900 %87.7

Kaynak: Cooley, 1973: 239. 2. Dünya Savaşı'ndan önce Filistin'e göç eden Yahudilerin büyük bir kesimi Avrupa ülkelerinden gelen gençlerden oluşuyordu. Büyük bir sermaye akışıyla da desteklenen bu göç hareketi sonucu kapitalist üretim ilişkilerinin ve, Kibbutz örneğinde olduğu gibi, kollektif örgütlenmelerin yaygın olduğu sanayileşmiş Yahudi yerleşimleri, feodal parçalanmışlık içindeki tarımsal Arap yerleşimlerinden teknolojik ve ekonomik olarak daha hızlı gelişti. Fakat Yahudi yerleşimler "Yahudi emeği kullanma" politikası sonucu yerel nüfusu ekonomik ve kültürel ilişkilerinden dışladılar. Yahudi göçü ve toprak alımlarının yarattığı huzursuzluk sonucu bölgede çatışmalar başladı fakat feodal bölünmüşlük sonucu ortak politika geliştiremeyen Filistinliler askeri ve siyasal düzeyde ciddi bir etkinlik gösteremediler.

Yahudilerin Filistin'e dönüşünü güvence altına alan adım, Birleşmiş Milletler'in Filistin'in Yahudi ve Arap devletleri arasında bölünmesini öngören 29 Kasım 1947 tarihli kararı oldu. 10 çekimser, 13 red ve 33 kabul oyuyla alınan bu taksim kararı ile Filistin Arap ve Yahudi devletlerine bölünüyor, Kudüs'te ise uluslararası özel bir yönetim kuruluyordu. Bu kararın ardından 14 Mayıs 1948'de İsrail Devleti'nin (Medinath Yisrael) kuruluşu ilan edildi. İsrail Devleti'nin bağımsızlık bildirgesinde, İsrail'in Yahudi halkının doğum yeri olduğu, bu topraklar üzerinde manevi, dini ve ulusal kimliğin oluştuğu, ulusal ve evrensel önemdeki kültürün bu topraklarda geliştiği, İsrail'den sürgün edilen Yahudilerin dağıtıldıkları hiç bir ülkede dönüş inancını kaybetmedikleri, son yıllarda kitlesel olarak İsrail'e döndükleri ve bağımsızlıklarını tekrar kazandıkları belirtildikten sonra, dağınık olarak yaşanılan tüm ülkelerdeki Yahudilerin İsrail'e dönmesi isteniyordu. Bağımsızlık ilan edildikten iki yıl sonra, 1950'de "Dönüş Yasası" kabul edildi. Bu yasa ile, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın tüm Yahudiler, İsrail'e yerleşmek ve vatandaş olmak hakkına kavuştu. İsrail devletinin bağımsızlığını ilan etmesinden hemen sonra büyük bir göç dalgası yaşandı. 1948-1951 yıllarında yaklaşık 700,000 Yahudi İsrail'e göç etti. Fakat 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki göçlerin yapıldığı ülkeler önemli ölçüde değişti. Örneği 1948-1951 yıllarındaki göçlerin yaklaşık yarısı Asya ve Afrika ülkelerinden kaynaklanıyordu. Ayrıca Polonya ve Romanya gibi Doğu Avrupa ülkeleri de büyük ölçüde göç veren ülkeler arasındaydı. 1951'den sonra göç hızında bir düşme görüldü (1952-1966 döneminde yaklaşık 600,000 kişi).

2. Filistinliler

"Ülkesiz bir halk için, halksız bir ülke" talebi, siyonist hareketin temel dayanaklarından biriydi. Fakat bilindiği gibi, Filistin, binlerce yıldır bu ülke üzerinde yaşayan ve çoğunluğunu Filistinli Arapların oluşturduğu bir halk tarafından iskan edilmişti. Bu nedenle Yahudilerin Filistin'e gelmesiyle birlikte çatışmalar başladı. İki toplum arasındaki ilk çatışma Nisan 1920'de çıktı ve o tarihten itibaren sürekli ve sistemli bir şekilde devam etti. 1920'den İsrail Devleti'nin ilan edildiği 1948 yılına kadar pek çok Arap ekonomik ve askeri nedenlerle Filistin'den ayrılmak zorunda kaldı. 20. yy'ın başlarında bölgede Filistinli Arapların çoğunluğu oluşturmasına karşın, 1948'e gelindiğinde Yahudi Devleti ekonomik ve askeri açıdan çok daha güçlüydü. Yahudilerin ekonomik ve askeri başarısında dış desteğin, Filistin dışında yaşayan Yahudilerin ve büyük devletlerin kuşkusuz önemli bir rolü vardır, fakat en az bunun kadar önemli iki iç etkenin de vurgulanması gereklidir.

İlk olarak, Filistin'deki Yahudi nüfusu, göçlerin de etkisiyle son derece genç ve eğitimliydi. Hollstein'in (1975: 158) belirttiğini göre bu dönemde Filistin'deki Yahudiler dünyadaki en yüksek eğitim düzeyine sahipti. Bu genç ve dinamik nüfus, yoğun bir sermaye akışı ve kollektif dayanışma içerisinde son derece dinamik bir ekonomi de oluşturdu ve "Yahudi emeği kullanma", Arap mallarını boykot gibi politikalarla zaten cılız olan yerel sanayii kısa sürede yıktı. İkinci olarak, feodal bölünmüşlük içindeki Filistinli Araplar, yeni yerleşimcilere karşı sistemli ve tutarlı bir politika uygulayamadılar. Örneğin, Yahudiler, ancak toprağa sahip oldukları zaman Filistin'de bir güç olabileceklerini çok iyi bildikleri için toprak alımına çok önem veriyorlardı. Yerel feodallar ise gizlice görüştükleri siyonistlere arsalarını satmakta bir sorun görmüyordu (Hollstein, 1975: 197). Bu sayede Yahudilerin Filistin'de sahip oldukları toprakların miktarı 1895'de 107,000 dönümden, 1944'de 1,731,300 dönüme ulaşmıştı.

Filistinli Arapların büyük bölümü, İsrail Devleti'nin bağımsızlığını ilan etmesinden sonra çıkan savaşta sürgün edildi. 1948-1949'da yaklaşık bir milyon Filistinli ülkesinden çıkarılarak yıllar sürecek muhaceret yaşamına sürüklendi. Sürgün edilen Filistinliler ilk önce, kısa sürede Filistin'e döneceklerini düşündükleri için günümüzde "işgal altındaki topraklar" olarak bilinen Gazze ve Şeria nehrine yakın çevre bölgelere yerleştiler. İsrail'in 1967'de bu bölgeleri işgal etmesi, 1980'lerde Güney Lübnan'da askeri denetimi sağlaması ile binlerce Filistinli ikinci sürgün ile karşılaştı. Bölgedeki Arap ülkelerine sığınan Filistinliler, Ebu İyad'ın da vurguladığı gibi, bu ülkelerde pek de "kardeş" gibi karşılanmadı (Ebu İyad, 1979; 53), hatta 1957'de Suudi Arabistan, 1970'de Ürdün ve 1991'de Kuveyt ve Arap Emirliklerinde görüldüğü bu ülkelerden de kitlesel olarak çıkarılabildiler. Arap ülkelerinin Filistinlilere vatandaşlık hakkı tanımamaları, Filistinlilerin anayurda dönme azminin güçlü kalmasına yardımcı oldu.

Son derece dağınık ve güçsüz olmalarına karşın Filistinliler, sürgünün ilk yıllarında bile diplomatik alanda önemli başarılar kazandılar. Örneğin Birleşmiş Milletler 11 Aralık 1948'de aldığı 194 sayılı kararı ile Filistinlilerin anayurda dönüş haklarını tanıdı ve ilgili devletlere çağrıda bulunarak "mültecilerin bir an önce yurtlarına dönmeleri ve barış içinde yaşamaları için gerekli tedbirlerin alınması"nı istedi. BM'nin bu kararı, "herkesin kendi ülkesi dahil bir ülkeden ayrılma ve dönme hakkı olduğu" yönündeki İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 13. maddesine dayanıyordu. BM bu kararın gerçekleştirilebilmesi doğrultusunda daha sonra pek çok karar daha aldı. Bu süreç içinde anayurda dönüş hakkı, uluslararası hukukta net bir şekilde tanımlanan ve kabul edilen bir hak olarak tanındı. Filistinlilerin günümüzde de devam etmekte olan diplomatik ve hukuki mücadeleleri büyük ölçüde bu süreç içinde kabul edilen kararlara dayanmaktadır.

Filistinlilerin ikinci önemli başarısı, kısa bir sürede demokratik (ve bu sayede tüm Filistinlileri kapsayan) merkezi bir örgütlenme oluşturabilmeleridir. Bir örgütler federasyonu konumunda olan Filistin Kurtuluş Örgütü, 8 Mayıs 1964'de Filistin Ulusal Kongresi tarafından kuruldu. Ürdün, Suriye, Lübnan, Gazze, Katar, Kuveyt ve Irak'tan temsilcilerin katıldığı Filistin Ulusal Kongresi'nde aşağıdaki kararlar alındı.

"1. Yönetmeliklere uygun olarak Filistin halkı tarafından bir Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ) kurulması.

2. Bütün Filistinlilere mesleki birlikler ve sendikalar kurmaları çağrısı.

3. Ancak silah gücüyle kazanabileceğini onayladıkları kurtuluş savaşına onları hazırlamak amacıyla bütün Filistinliler için askeri eğitim kamplarının derhal açılması. Arap hükümetleri Filistinlileri askeri akademilerine kabul etmeye çağrılmıştır.

4. FKÖ'nün finansmanı için bir Filistin Ulusal Fonu'nun kurulması. Gelir kaynakları, onsekiz yaşının üzerindeki her Filistinlinin ödeyeceği yıllık ödentileri, Arap ve dost ülkelerin verecekleri yardım ve bağışları, ulusal günlerde toplanacak katkıları ve Arap Birliği'nin çıkartacağı Filistin Kurtuluş Tahvillerinden elde edilecek gelirleri kapsayacaktır." (Çandar, 1976: 89)

1 Ocak 1965'de Yaser Arafat önderliğinde ilk silahlı eylemini gerçekleştiren El-Fetih örgütünün FKÖ'ye 1967 savaşından sonra katılmasıyla FKÖ'nün gücü ve saygınlığı arttı. FKÖ kısa zamanda dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmış olan tüm Filistinlileri birleştiren ve ortak hedef doğrultusunda harekete geçiren bir örgüt konumuna geldi. Hemen her Arap devletinin kendisine bağlı bir Filistin örgütü kurmasına, FKÖ'yü kendi devlet çıkarları doğrultusunda etkilemeye çalışmasına, mülteci kamplarındaki olağanüstü zor yaşam koşullarına ve gittikçe keskinleşen silahlı mücadeleye rağmen FKÖ ve Filistin Ulusal Meclisi demokratik işleyişini koruyarak kitleler ile bağını korudu ve bu sayede birbirinden siyasi ve ideolojik olarak çok farklı yönelimleri olan örgütlerin şemsiyesi olmaya devam etti.

FKÖ'nün işleyiş ilkelerini tanımlayan FKÖ tüzüğüne göre tüm Filistinliler FKÖ bünyesinde örgütlenecekti. FKÖ tüzüğü uyarınca iki önemli örgüt oluşturuldu. Bunlardan birincisi, Filistin halkı tarafından tek dereceli seçimle oluşturulan Filistin Ulusal Meclisi, ikincisi de örgütün faaliyetlerini finanse edecek olan Filistin Ulusal Fonu'ydu. Filistin Ulusal Fonu, çeşitli bölgelerde kurulan Filistin'i Destekleme Komiteleri ile dost ülkelerde bağış topluyor ve örgütün çabalarına destek oluyordu.

17 Temmuz 1968'de toplanan 4. Filistin Ulusal Meclisi toplantısında Filistin Ulusal Yasası kabul edildi. Yasanın 9. maddesi anayurda dönüş hakkının önemini vurguluyordu:

"Madde 9. Silahlı mücadele Filistin'in tek kurtuluş yoludur ve bundan dolayı da, taktik değil, stratejiktir. Filistin Arap halkı bu vesileyle silahlı mücadeleye devam edeceğine ve anavatanın kurtuluşu ve anavatana geri dönüş için halk devriminde ısrar edeceğine ilişkin sarsılmaz kararlılığını bir kez daha ifade eder."

Filistin Ulusal Yasası, İsrail devletinin yıkılarak Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin eşitliğini güvenceye alan bir Filistin Devleti kurulmasını hedefliyordu. (İsrail devletinin yıkılmasına ilişkin maddeler Aralık 1998'de ABD Başkanı Clinton'un ziyaretinde yasadan çıkarıldı.) 26-29 Ekim 1974'de FKÖ, Uganda ve Arap ülkeleri devlet başkanlarının katıldığı Rabat Zirvesi'nde alınan beş kararın birincisinde, Filistin halkının anayurduna dönme ve kendi kaderini tayin hakkı onaylandı. Anayurda dönüş hakkı, 8 Haziran 1974'de Filistin Ulusal Meclisi tarafından kabul edilen 10 maddelik programda "dönüş hakkı ve kendi kaderini ulusal toprağında tayin hakkı" olarak tanımlandı. "Kendi topraklarında kendi kaderini tayin hakkı" ilkesi, hem dönüş hakkını, hem de ulusların kendi kaderini tayin hakkını içeriyordu (Havatme, 1974: 67-69).

İsrail, Filistin halkının Birleşmiş Milletler tarafından da tanınan dönüş hakkını, İsrail devletinin güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle tanımadı. Birleşmiş Milletler'in sürekli yinelenen taleplerine hep olumsuz yanıt verdi (bu konuda bkz. Kochavi, 1998; Blight, 1998).

Günümüzde yüzbinlerce Filistinli hala anayurduna dönüş hakkını gerçekleştirmek için mücadele ediyor. Bu nedenle Khouri'nin haklı olarak vurguladığı gibi, İsrail ve Filistinliler arasındaki barış görüşmelerinde en önemli ve belki de çözümü en zor sorun, Kudüs sorunu veya egemenlik sorunu değil, Filistinlilerin dönüş hakkı sorunudur (Khouri, 1997).

Filistin sorununun barışçı yollarla çözümü konusunda son yıllarda büyük mesafeler katedilmesine karşın, sorunun nihai ve kalıcı çözümü hala yakın görünmemektedir. Fakat, tüm olumsuzluklara rağmen, Filistinlilerin anayurda dönüş mücadelesi, uluslararası hukukta dönüş hakkının açık ve net bir şekilde tanımlanmasına yardımcı olmuştur. Uluslararası hukuk alanındaki bu kazanımlar gelecekte başta Filistin halkı olmak üzere, anayurduna dönmek için mücadele veren tüm halklara yardımcı olacaktır.

3. Çerkesler

19. yüzyılda kitlesel olarak anayurtlarından sürgün edilmeleriyle Çerkeslerin bölgesel bütünlüğü parçalandı. Çerkeslerin %90'ından fazlasının sürgün edilmesi, 1861'de Rusya'da serfliğin yasal olarak tasfiye edilmesiyle başlayan yoğun göçler ve Çarlığın sistemli kolonizasyon politikaları sonucu Çerkesler anayurtlarında azınlık durumda kaldılar. Muhacerette yaşayanlar da, Osmanlı İmparatorluğu'nun iskan politikaları sonucu, Balkanlardan Orta Doğu'nun çöllerine kadar geniş bir bölgeye dağınık olarak yerleştirildikleri için belirli bir bölgede yoğunlaşamadılar.

Anayurdundan zorla koparılan her halk gibi Çerkesler de anayurda dönüş umutlarını her zaman canlı tuttu. Osmanlı topraklarına yerleşildiği ilk yıllarda, bunun geçici bir göç olduğu, kısa bir süre içinde anayurda dönüleceği düşünüldü. Uzun yıllar süren savaşlarda bitap düşen, sürgün yollarından yokluk ve yoksunluktan büyük kayıplar veren, ilk yerleşim bölgelerinde açlık, iklim uyuşmazlığı ve savaşlardan nüfusun yarısını kaybeden Çerkesler, yasal engeller ve kısıtlamalar altında anayurda dönüş doğrultusunda örgütlenemediler. Fakat, Toledano'nun çalışmasında sunulan örneklerde de görüldüğü gibi, anayurda dönüş talebi sık sık dile getirildi (Toledano, 1994).

1908'de ilan edilen meşrutiyetten sonra Çerkes Teavün Cemiyeti başta olmak üzere kurulan dernek ve okullar kısa zaman içinde kültürel açıdan son derece zengin faaliyetler gerçekleştirdiler. Bu dönemde anayurda dönüş doğrultusunda önemli etkinlikler gerçekleştirildi, pek çok aydın Kafkasya'ya dönerek anayurtta özellikle eğitsel alanda başarılı çalışmalar yaptılar. Cumhuriyetin kurulmasından sonra sekteye uğrayan kültürel faaliyetler, 1950'lerde, demokrasinin gelişimine paralel olarak, tekrar canlanmaya ve gelişmeye başladı. 1960'lardan itibaren anayurt, sürgün, muhaceret, asimilasyon ve dönüş kavramları etrafında şekillenen bir söylem yaygınlaşmaya başladı. 1970'lerde gelişen dönüşçü hareket, anti-şoven ve anti-asimilasyoncu ilkeleri savunarak önemli bir kitleselliğe ulaştı. Bu süreç konusunda, bu sayıda yer alan çeşitli yazılarda kapsamlı bilgi verildiği için Yahudiler, Filistinliler ve Çerkeslerde dönüş hareketleri arasındaki benzerlikler ve farklılıklar üzerine kısa yorumlarda bulunacağız.

Bu üç toplumda gözlenen dönüş hareketleri arasındaki en önemli benzerlik, şüphesiz kullanılan kavramlarda görünmektedir. Örneğin, Filistinlilerin üzerinde önemle durduğu "kendi topraklarında kendi kaderini tayin hakkı" ilkesi, bağımsız bir şekilde Türkiye'deki yayınlarda aynı şekilde geliştirilmiştir. İsrail devletinin kurulmasından hemen sonra çıkarılan "Dönüş Yasası"na içerik açısından benzeyen bir yasa, cumhuriyet olmasından sadece bir kaç yıl sonra Adığey Cumhuriyeti tarafından kabul edilmiştir. Benzer koşullarda bulunan farklı toplumlarda benzer eğilimlerin gözlemlenmesi şaşırtıcı değildir.

Çerkesler ve diğer iki toplumda görülen en önemli farklılık anayurttaki koşullara ilişkindir. Çerkesler arasında dönüş düşüncesinin geliştiği dönemde Kafkasya'da, en azından hukuki olarak, ulusal kimlik tanınmakta ve bu temelde özerk bölge ve cumhuriyetler bulunmaktaydı. 1990'lardan sonra özellikle Abhazya ve Adığey cumhuriyetleri, muhacerette yaşayan kardeşlerini anayurda davet etmiş ve anayurda dönüşü teşvik eden yasal düzenlemeler gerçekleştirmiştir. Yahudi ve Filistinlilerdeki dönüş hareketleri, anayurttaki "işgalcilere" karşı yürütülmektedir.

Bu toplumlar arasındaki en önemli farklılıklardan biri de, örgütlenme düzeyi ve biçiminde görülmektedir. Yahudiler, uzun süren diaspora yaşamında, özgün toplumsal konumları sayesinde varlıklarını sürdürebilmiş, 19. yy sonlarında gelişen siyonist hareket ile kısa sürede güçlü bir merkezi örgütlenmeye gidilmiştir. Filistinliler de, sürgün edildikten kısa bir süre sonra, FKÖ bünyesinde merkezi bir örgütlenmeye gidebilmiş, bu örgütlenme sayesinde ulusal ve kültürel varlığını koruyabilmiştir. Gerek Yahudilerde, gerekse Filistinlilerde, tüm toplumu temsil eden demokratik merkezi yapı yanında, güçlü bir ekonomik yapılanma da görülmektedir.

Yahudiler ve Filistinlilerin örgütlülüğünde öznel koşullar kadar nesnel koşullar da önemlidir. Yukarıda belirtildiği gibi, Yahudilerin Filistin'den ayrılmasında ekonomik etkiler önemlidir. Yahudiler uzun bir dönem ticaret ve profesyonel faaliyetlerde (bilim, mühendislik, sanat, vb) yoğunlaşmışlardır. Yahudilerin bu kentli faaliyetlerde yoğunlaşmalarının en önemli nedeni, içinde yaşadıkları toplumlarda "yabancı" olmaları ve toprağa bağlı olmamalarıdır. Büyük ölçüde kentlerde yaşayan Yahudiler, 19. yy sonlarında merkezi örgütlenmeler oluşturabilmişler ve Filistin'e yerleşim sürecinde güçlü bir ekonomik yapı kurabilmişlerdir. Filistin'den sürgün edilen Filistinliler de, paradoksal bir şekilde, benzer nitelikler kazanmıştır. Anayurdundan ayrılmak zorunda kalan Filistinliler, "kardeş" ülkelerde yaşamalarına karşın, daha çok kentsel faaliyetlerde uzmanlaşmışlardır. Bu durum, Filistinli örgütlerin örgütsel ve düşünsel açıdan, Orta Doğu ülkeleri ile karşılaştırıldığında, "modern" olmalarına katkıda bulunmuştur. Çerkesler de ise çok farklı bir yapılanma görülmektedir. Sürgünden sonra Çerkeslerin büyük bir kesimi, dağınık kırsal yerleşimler halinde varlığını sürdürmüştür. Kapalı kırsal yaşam, bir dönem kültürel varlığın sürdürülmesine yardımcı olmuş, fakat düşünsel ve örgütsel gelişimin yavaşlamasına neden olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki entelektüel yaşamda Çerkeslerin önemli bir ağırlığı vardır, fakat bu aydınların entelektüel üretimi büyük ölçüde kendi halklarına yönelik değildir. 1950'lerden sonra dernek faaliyetlerindeki artış bir ölçüde kırsal yapıların çözüldüğü, kentlileşme sonucu bir yanda kültürel değerlerin kaybedildiği, bir yandan da kültürel bilincin geliştiği bir sürecin sonucudur. Bu koşullarda 1970'lerde gelişen dönüşçü hareket, dönüş sürecini örgütlemekten çok, zorunlu olarak anayurt düşüncesini geliştirmek ve kültürel kimliği canlandırmak zorunda kalmıştır. Bu nedenle dönüşçü hareketi değerlendirirken, yapamadıklarından çok, içinde bulunduğu koşullarda yapabildiklerinden yola çıkmak daha doğru bir tutum olacaktır.

Kaynaklar

Blight, Alexander (1998), "Israel and the Refugee Problem: From Exodus to Resettlement, 1948-52", Middle Eastern Studies (36), n.1, 123-147.

Cooley, John K. (1973), Green March, Black September: The Story of the Palestinian Arabs, Londra.

Çandar, Cengiz (1976), Direnen Filistin, İstanbul: May Yayınları.

Deutscher, Isaac (1968), The Non-Jewish Jew and Other Essays, Londra: Oxford University Press.

Ebu İyad (1979), Vatansız Filistinli, İstanbul: Hürriyet Yy.

Epp, Frank H. (1970), Whose Land is Palestine? Grand Rapids.

Havatme, Nayif (1974), Filistin'de Halk Savaşı ve Ortadoğu, 2. Baskı, İstanbul: Ant Yayınları.

Herzl, Theodore (1956), The Jewish State: An Attempt at a Modern Solution of the Jewish Question, Tel Aviv: M.Newman Publishing House (ilk baskı: Der Juden Staat, Leipzig ve Viyana, 1896).

Hollstein, Walter (1975), Filistin Sorunu: Filistin Çatışmasının Sosyal Tarihi, İstanbul: Yücel Yayınları.

Khouri, Rami G. (1997), "The 'Right of Return' is Still a Core Issue", The Daily Star, 16 Aralık.

Kochavi, Arieh J. (1998), "The Struggle against Jewish Immigration to Palestine", Middle Eastern Studies (36), n.3, 146-167.

Leon, Abram (1970), The Jewish Question, New York: Pathfinder Press.

Moore, John Norton (der.) (1974), The Arab Israeli Conflict, 3 cilt, New Jersey: Princeton University Press.

Rice, Michael (1994), False Inheritance: Israel in Palestine and the Search for a Solution, Londra ve New York: Kegan Paul International.

Sokolow, Nahum (1969) History of Zionism, 1600-1918, 2 cilt, New York: Ktav Publishing House (ilk baskı, 1919).

Toledano, Ehud R. (1994), Osmanlı Köle Ticareti, 1840-1890, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Notlar

1. Arthur Ruppin, The Jews in the Modern World, Londra, 1934, s.22'den aktaran Leon (1970: 68).

2. Belirli bir halkın, belirli bir toplumsal sınıf ile çakışması, doğal ekonominin baskın olduğu kapitalizm-öncesi toplumlarda yaygın olarak görünen bir olgudur.

3. Bu yazı kapsamında "Çerkes" kavramını sadece Kuzey-batı Kafkasya'nın otokton halklarını kapsayacak şekilde kullanıyorum.

4. 1970'lerin ortasında anayurttaki akrabaları ile yazışan bir üyenin dernek üyeliğinden çıkarılmak istenmesi, Yahudiler ve Filistinliler ile karşılaştırıldığında çarpıcı bir ibret vak'asıdır.

BİLGİ / BELGE

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele