Diaspora ve Kimlik

Çarşamba, 15 Haziran 2005 12:00

1. Nerede Yaşıyoruz?

Bir toplumun kendi kimliğini oluşturma sürecindeki en önemli unsurlardan biri, içinde yaşanılan coğrafyanın tanımlanış biçimidir. Çünkü toplumsal kimlikler çoğu kez belirli bir mekana ilişkin olarak tasavvur edilir. Topluluk, ilişkilerini belirli bir mekanda, o mekandan da etkilenerek, oluşturur. Bu nedenle içinde yaşanılan coğrafyanın tanımlanması, aynı zamanda topluluğun kendisini ve (çoğu kez beraber yaşadığı) diğer topluluklara ilişkilerini nasıl tasavvur ettiğini yansıtır. "Yurt", "anayurt", "vatan" gibi kavramlar ve bu kavramlarla ilişkili olarak "vatanseverlik" ve "yurtseverlik"e atfedilen önem, topluluğun içinde yaşadığı ve kimliğini/kültürünü geliştirdiği mekanın algılanış biçiminin toplumsal kimliğin önemli bir unsuru olduğunu göstermektedir.

Bu yazımızda, Türkiye'de yaşayan Kuzey Kafkasyalıların (Çerkeslerin), yayın organları düzeyinde, içinde yaşanılan coğrafyayı nasıl tanımladıklarına kısaca değindikten sonra, son yıllarda sıkça kullanılan "diaspora" kavramını tanımlamaya çalışacağız.

Türkiye'de Kuzey Kafkasyalı aydınların yayın faaliyetleri, dernek faaliyetlerine paralel olarak gelişmiştir. Sürekli yayınlar, derneklerin kuruluşuna bağlı olarak, 1950'lerde olarak başlamış, yayın organlarının ömrü çoğu kez kısa olmakla birlikte, yayın faaliyetleri bir bütün olarak günümüze kadar devam etmiştir.

1950 ve 1960'larda çıkan yayınlarda, içinde yaşanılan coğrafyanın nasıl tanımlandığına ilişkin hemen hemen hiç bir ifade yoktur. Bu dönemde çıkan yayınları okuyan "yabancıların", bu yayınların nerede çıkarıldığını anlaması, bu dergilerde yazı yazan insanların "nerede" yaşadığını tahmin etmesi çok zor, hatta olanaksızdır. 1950'lerin başlarında çıkan Kafkas dergisi sahibi İsmail Ziya Bersis'in "Türkiye'deki Kafkasyalılar" tanımlaması dışında mekansal referanslar yok denecek kadar azdır. Bu dönemde mekansal referansların yokluğunun iki nedeni olabilir. İlk olarak, bu yayınlar, daha sonra çıkan yayınlar gibi, sadece içe yönelik yayınlardır, yani sadece Çerkeslere hitap edilmektedir. Bu nedenle kullanılan ifadeler genellikle "biz", "bizim" şeklinde "okuyucunun anlayacağı" ifadelerdir. İkinci olarak, bu dönemdeki yayınlarda, folklorik nitelikteki yazılar dışında, ana tema Kafkasya'dır, yalnızca Kafkasya'nın tarihi, Kafkasya'da geliştirilen kültür ve yaşantıya değinilmektedir.

1960'ların sonlarına doğru Türkiye'de yaşayan Çerkesler'in kültürü ve sorunları gündeme geldikçe, içinde yaşanılan mekanın tanımlanmaya başlanıldığını görüyoruz. Diğer pek çok alanda olduğu gibi bu alanda da öncü olan yayın, İzzet Aydemir'in çıkardığı Kafkasya dergisidir. Dergi, yerel kültürel öğelere ve bu öğelerin kaybolmasından duyduğu kaygıya daha fazla yer verdikçe, kullandığı kavramlarda da bir dönüşüm gözlenmektedir. Örneğin "Türkiye Çerkesleri" gibi kavramlar 1960'ların sonlarından itibaren giderek daha çok kullanılmıştır.

İçinde yaşanılan coğrafyayı ilk defa net (ve bu nedenle, bilinçli) bir şekilde tanımlayan yayın 1970 yılında yayınlanan Kamçı gazetesi olmuştur. 12 Mart döneminde yayınına son verdiği için sadece bir kaç sayı yayınlanabilen Kamçı gazetesi, yeni yaklaşımı ve açıklığı ile, Çerkes aydınları üzerinde büyük bir etki yapabilmiştir. Kamçı gazetesi "Çerkes Milleti'nin iki ayrı ortamda, "anayurt" ve "muhaceret"te yaşadığını saptadıktan sonra, muhaceretteki dağınık yerleşim nedeniyle kültür ve kimliğin korunamayacağını belirterek, ulusun tekrar anayurtta bir araya gelmesi gerektiğini savunmuştur. Bu yaklaşım daha sonra 1970'lerin ortalarında çıkan Yamçı dergisi ve diğer yayın organları tarafından da benimsenmiş ve geliştirilmiştir. Böylece 1970'lerin sonlarında beş temel kavram etrafında şekillenen bir söylem yaygınlaşmıştır: kültürün kaynağı ve koruyucusu olan anayurt; toplumun doğal gelişim ortamından, anayurttan zorla koparıldığı sürgün; sürgün sonucu farklı bir coğrafyada yaşam, muhaceret; muhaceretteki dağınık yaşam ve kısıtlamalar sonucu kültürün ve kimliğin yok olması, asimilasyon; yok oluştan kurtulmak ve uluslaşma sürecini tamamlamak için tekrar anayurtta, anayurt ile bütünleşme, dönüş. (Bu söylemin özü "kendi topraklarında kendi kaderini tayin eden toplum olma talebi" ile ifade edilmiştir.) Doğal olarak bütün bu kavramların gelişimi ve tanımlanması aynı düşünsel sürecin, bütüncül bir söylemin geliştirilmesinin sonucudur. Örneğin hicret/göç kavramlarına karşı mecburi göç/sürgün kavramlarının kullanılması, muhaceret ve dönüş kavramlarının geliştirilmesi sürecinde gündeme gelmiştir.

1990'larda, yeni bir kavramın, "diaspora" kavramının yaygınlaşmaya başladığını görüyoruz. Bu kavram, zamanla "muhaceret" kavramını ikame ederek yukarıda kısaca tanımladığımız söyleme kısmen eklemlenmiştir. "Diaspora" kavramının yaygınlaşmasında biri özel, diğeri genel iki etken olduğunu söyleyebiliriz. Özel etken, bu yıllarda Kafkasya ile ilişkilerin hızla gelişmesi sonucu "anayurt" ve "anayurt dışı" arasındaki ikilik (veya ikilemin) daha açık bir şekilde ortaya çıkmasıdır. Bu durumda, bu ikiliği tanımlamak üzere "anayurt" ve "diaspora" kavramları yaygın olarak kullanılmıştır. İkinci etken, bu dönemde dünyanın diğer pek çok ülkesinde de yeni diasporaların orataya çıkmasıdır. Bir anlamda Türkiye, Ürdün, Suriye, İsrail, Almanya gibi ülkelerde Çerkes diasporasının ortaya çıkışı (veya yeniden keşfedilişi) genel bir sürecin yansıması olarak da değerlendirilebilir. Örneğin bu konuda bir çalışma yapan Cohen (1996), eskiden diaspora kavramının özellikle Yahudiler ve kısmen dört başka toplum için kullanıldığını, son yıllarda ise en azından 30 etnik grubun kendilerini "diaspora" olarak tanımladığını belirtmektedir.

2. "İlk" diasporalar

"Diaspora", eski Yunanca'da "dağınık ekmek" anlamına gelmektedir ve ilk kez, M.Ö. 800-600 yıllarında Anadolu ve Akdeniz havzalarının Yunanlılar tarafından kolonize edilmesini tanımlamak için kullanılmıştır. Bu dönemde Yunanlıların dağılması baskı nedeniyle değil, tamamen ekonomik nedenlerle gerçekleşmiştir.

Kavramın yaygın ve bilinen kullanımı, Yahudilerin M.Ö.586 yılında Babil Sürgünü sonucu dağıtılmalarını ifade etmektedir. Babillilerin Yahudi Krallığı'nı yıkmasından sonra çok sayıda Yahudi tutsak alınarak Babil'e sürülmüştür. M.S.70 yılında Kudüs'ün yıkılması, Yahudilerin çoğunluğunun sürgünde yaşamasına ve daha da dağılmalarına yol açmıştır. Daha sonra Yahudilerin Avrupa, Kuzey Afrika ve Amerika'ya göçleri, bu bölgelerde de Yahudi diasporasının oluşmasına yol açmıştır. Zorla dağıtılma ve baskı sonucu Yahudi diasporası oluştuğu için, Yunan diasporasından farklı olarak, Yahudi diasporası kavramı olumsuzlukları, yani diasporanın zor ve baskı sonucu oluştuğunu ve diasporadaki yaşamın da zor ve baskı altında olduğunu ifade etmiştir. Bu dönemden itibaren "diaspora" kavramı olumsuz çağrışımlar yapmak için kullanılmıştır.

Cohen'e (1996) göre Yahudi diasporasının oluşumuna benzer şekilde oluşan dört diaspora daha vardır: 19. yüzyıl ortalarında zencilerin köle ticareti sonucu kitlesel halde Amerika kıtasına sürülmesi sonucu oluşan Afrika diasporası; 1915-16'dan sonra, Ermenilerin önce Orta Doğu ülkelerine, daha sonra da Fransa ve Amerika'ya dağılması sonucu oluşan Ermeni diasporası; 1845-52'deki kıtlık ve İngiltere'nin politikaları sonucu İrlandalıların Amerika'ya göç etmesi sonucu oluşan İrlanda diasporası; ve 1948'de İsrail Devleti'nin kurulmasından sonra Filistinlilerin çeşitli Orta Doğu ülkelerine sürgün edilmesi sonucu oluşan Filistin diasporası. (Dergimizin bu sayısında Nejan Huvaj ve Ayşe Mermerci'nin yazılarında Afrika ve Filistin diasporalarında kimlik sorununu incelenmektedir.)

1990'larda diaspora kavramının yaygınlaştığını ve farklı konumdaki topluluklar için kullanıldığını görüyoruz. Bu konuda bir araştırma yapan Safran (1991), kavramın 30'a yakın topluluk tarafından kullanıldığını belirtmektedir. Safran'ın diaspora listesinde Amerika'daki Kübalılar ve Meksikalılar, İngiltere'deki Pakistanlılar, Fransa'daki Faslılar, Almanya'daki Türkler, Güney-Doğu Asya'daki Çinliler, Kuzey Amerika'daki Yunanlılar, Polonyalılar, Filistinliler ve zenciler, "değişik ülkelerdeki" Karayipliler, Hindular ve Ermeniler, Fransa'daki Korsikalılar ve hatta Belçika'nın belirki kesimlerindeki "Fransızca konuşanlar" da yer almaktadır. Bu kadar farklı özelliklere sahip bu toplumların hepsini "diaspora" kavramı içinde tanımlamamızı sağlayan özellikler nelerdir?

3. "Diaspora"yı tanımlamak

Toplumsal olguları tanımlamakta kullanılan pek çok kavramda olduğu gibi, "diaspora" kavramında da bir tanım birliği olduğunu söylemek zordur. Fakat, Safran'ın tanımından yola çıkan Cohen'in tanımı, bu konudaki bir tartışma için başlangıç olarak kullanılabilir. Cohen'e göre (1996: 515) diaspora kavramının dokuz özelliği içermektedir.

• Orijinal anayurttan, genellike açlık ve baskı gibi trajik bir olay sonucu iki veya daha fazla yabancı bölgeye dağılmak.

• Bazı durumlarda, anayurttan iş, ticaret veya kolonyalist nedenlerle dağılmak.

• Konumu, tarihi ve başarıları dahil olarak anayurda ilişkin kollektif bir hafıza ve mit olması.

• Varsayılan tarihi yurdun idealleştirilmesi ve bu yurdun korunması, inşası, güvenliği, refahı, ve hatta yaratılmasına yönelik kollektif taahhüt.

• Kollektif tasvip bulan bir dönüş hareketinin gelişimi.

• Farklılık, ortak tarih ve ortak gelecek düşüncesine dayalı ve uzun süre korunan güçlü bir etnik grup bilinci.

• İçinde yaşanılan toplumlarla sorunlu ilişki, en azından kabul edilmeme veya grubun başına bir başka felaketin gelme ihtimali.

• Diğer ülkelerde yaşayan topluluk üyeleri ile dayanışma ve sempati.

• İçinde yaşanılan ülkede çoğulculuğa geçit veren bir ortamda varlığı sürdürme olasılığı.

Cohen, bu listeyi "ortak özellikler" listesi olarak tanımlamakta ve bir diasporanın bu özelliklerin hepsine birden sahip olamayacağını belirtmektedir. Bir başka deyişle, Cohen'e göre, bu özelliklerin çoğunluğunu sağlayan topluluklar "diaspora" olarak tanımlanabilir.

Cohen'in, çeşitli "diaspora toplumları"nın benzer özelliklerinin listesinden oluşturduğu diaspora tanımı özcü ve öznel nitelikler taşımaktadır. Bu sorunlarına rağmen Cohen'in tanımını, anayurt dışında yaşayan Çerkeslerin tanımlanmasına yönelik çalışmalar için bir başlangıç noktası olarak kullanabiliriz. Bu kapsamda anayurt dışında yaşayan Çerkeslerin bir diaspora oluşturduğu rahatlıkla söylenebilir, çünkü Çerkesler Cohen'in tanımında belirtilen özelliklerin hemen hepsine sahiptir: uzun ve yıpratıcı bir savaş sonucu Çarlık Rusyası tarafından anayurttan sürgün ediliş (1864), bu sürgün ve Osmanlı İmparatorluğu'nun iskan politikası sonucu başta Orta Doğu ülkeleri olmak üzere darmadağınık yerleşim, anayurt Kafkasya'nın hala kollektif hafızada önemli bir tutması ve yaşatılan özgün kültürel öğelerin kökeninin anayurt olduğu inancı, sürgünün ilk yıllarında itibaren anayurda dönme özleminin canlı tutulması, vb.

Yukarıda belirtildiği gibi, 1970'lerden sonra "muhaceret" kavramı yaygın bir kullanım alanı bulmuştur. Doğaldır ki, "muhaceret" kavramının yaygınlaşması, içinde kullanıldığı söylem ile ilişkilidir. Bu söylem içinde muhaceret kavramı, sadece anayurt dışında yaşamayı tanımlamamaktadır. Bu kavram aynı zamanda, örtük olarak, anayurt dışındaki yaşamın geçici ve zorunlu olduğunu da göstermektedir, çünkü bu terim çoğu kez, anayurttan baskı ile koparıldığını vurgulamak için, "mülteci" ve "sürgün" kavramları ile beraber (hatta, bazı durumlarda, aynı anlamda) kullanılmıştır. 1990'larda yaygınlaşan diaspora kavramı, en azından kullanıldığı söylem içerisinde, bu anlamları güçlü bir şekilde içermemektedir.

"Muhaceret" kavramından "diaspora" kavramına kayış incelenirken tekrar Yahudilerin durumuna değinmekte yarar var. Marienstras'a (1989: 120) göre diaspora kavramı sadece anayurt dışındaki yaşama göre değil, aynı zamanda anayurttaki duruma göre de tanımlanmaktadır. Marienstras, sadece Yahudilerin "merkez"de, yani anayurtta güçlü bir konumda olduğu dönemler için "diaspora" kavramının kullanıldığı, fakat güçlü bir anayurdun olmadığı dönemler için (70 yılında Kudüs'ün yıkılmasından 1948'de İsrail devleti kurulana kadar olan yaklaşık 2000 yıllık dönem) "galut" (sürgün) kavramının kullanıldığını belirtmektedir. Bir başka deyişle, kültürün ve kimliğin sürekliliğini garanti altına alan, yabancı ülkelerde yaşayanlara (en azından kültürel olarak) destek olabilen bir anayurt olduğu zaman, anayurt dışında dağınık olarak yaşayan topluluklar diasporayı oluşturmaktadır. Anayurt'taki koşullar toplumun varlığını güvence altına alamıyorsa, yani dışarıda yaşayanlar anayurda döndüklerinde dahi varlıklarını sürdürme olanağından yoksunlarsa galut (sürgün) kavramı geçerli olmaktadır. Bu bağlamda Türkiye Çerkesleri arasında diaspora kavramının kullanımına baktığımızda, bu kavramın anayurdun bir anlamda yeniden keşfedildiği 1990'larda yaygınlaşması şaşırtıcı olmamaktadır.

4. Diasporanın sürekliliği

Diaspora kavramı tartışılırken, bu kavramın kullanımında ortaya çıkabilecek bir soruna dikkati çekmek gereklidir. Yaygın olarak kullanıldığı biçimiyle diaspora kavramı, "bir topluluğun en az iki yabancı bölgede dağınık olarak" yaşadığını belirtmektedir. Bir toplumun diaspora olarak tanımlanmasını sağlayan temel nitelik ("anayurt dışında dağınık yaşama"), aynı zamanda o toplumun diaspora niteliğini kaybetmesine yol açacak niteliktir. Bu nedenle "diaspora" kavramı aslında (çok uzun sürebilecek olsa da) bir geçiş sürecini tanımlamaktadır. Diaspora olmanın bir geçiş süreci olarak değerlendirilmesinin iki nedeni vardır: İlk olarak, farklı bölgelerde yaşayan topluluğun üyeleri, farklı deneyim ve toplumsal ilişkiler sonucu birbirlerinden farklılaşacaklar, bunun sonucu her bölgede yaşayan grup, kendi "öz", "gerçek" kimliğini aslında değişen yapısı ve kültürü ile tanımlayacaktır. Örneğin bu sayımızda yayımlanan yazısında Seteney Shami, Türkiye, Ürdün ve Kafkasya'da yaşayan Çerkeslerin "Çerkes kimliği"ni nasıl farklı tasavvur ettiklerini göstermektedir. Benzer şekilde Ayşe Mermerci'nin yazısında da, farklı ülkelerde yaşayan Filistinlilerin Filistin tasavvurları karşılaştırılmaktadır. Bu süreç devam ettikçe, farklı bölgelerde ve koşullarda, birbirinden bağımsız yaşayan topluluklar, bir toplum oluşturmaktan uzaklaşacaklardır. Bu süreç sonucu belki de farklı diasporalar oluşacaktır. İkinci olarak, yukarıda tanımladığımız sürece paralel olarak, dağınık yaşayan topluluklar, dağınık yaşadıkları için kültürlerini yeniden-üretemeyecek ve zamanla içinde yaşadıkları toplumla kaynaşacaktır, çünkü mekandan bağımsız olarak toplumsal-kültürel ilişkilerin sürdürülemeyeceği açıktır. Bu durumda da diaspora bir bütün olarak ortadan kalkacak, yok olacaktır.

Sonuç olarak diaspora kavramı, söz konusu topluluğun aslında yok olma tehlikesiyle karşı karşı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, bir toplumu diaspora olarak tanımlamak, zorunlu olarak o diasporanın varlığını nasıl sürdürebileceği ve anayurtla ilişkilerinin nasıl olacağı sorularını da beraberinde getirecektir.


Bu yazı, Türkiye'deki Çerkes aydınlarının düşünsel tarihi üzerine yapacağımız bir araştırmanın ilk adımıdır. Bu nedenle yazıda somut örnekler ve farklılıklar yerine sadece genel eğilimlere değinilmiştir.

Bu söylemin gelişiminde, Süleyman Yançatarol'un büyük katkıları olduğunu hatırlatmak isterim.

Diaspora kavramı üzerine önemli bir çalışma için bkz. Clifford (1994).


KAYNAKLAR

Cohen, Robin (1996), "Diasporas and the Nation-State: From Victims to Challengers", International Affairs, c.72, n.1, s.507-520.

Clifford, J. (1994), "Diasporas", Cultural Athropology, c.9, s.302-338.

Marienstras, Richard (1989), "On the Notion of Diaspora", Gerard Chaliand (ed.), Minority Peoples in the Age of Nation-States içinde, Delhi: Ajanta Publications, s.119-125.

Mitchell, Katharyne (1997), "Different Diasporas and the Hype of Hybridity", Environment and Planning D: Society and Space, c.15, s.533-553.

Safran, William (1991), "Diasporas in Modern Societies: Myths of Homeland and Return", Diaspora, c.1, n.1, s.83-99.

BİLGİ / BELGE

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele