“Farklılıklar Siyaseti” ile “Kimlik Siyaseti” arasında Çerkesler

Çarşamba, 15 Haziran 2011 11:53

Hegemonik kimliğin ötekisi olarak Çerkesler

Türkiye’deki Çerkesler, ulusal devletin inşa edilmesi sürecinde ötekileştirilen, farklılıklardan arınmış bir “Türklük” yaratılmak üzere bastırılarak kamusal ve siyasal alanda kendini ifade etmesine izin verilmeyen etnik-kültürel topluluklardan bir tanesidir. Başka ifadeyle, yukarıdan aşağıya bir toplum mühendisliği mantığı ile işleyen Türk modernleşme projesi çerçevesinde, Türk ulusal kimliğine “pozitif” fotoğraf kazandırmak için uğraşılırken, onun “siyah” ya da “negatif”i muamelesi görenlerden birisi de Çerkesler olmuştur.

Bu nedenle Türkiye’deki bütün diyasporik Kuzey Kafkasya halklarını kapsayan bir kültürel üst-kimlik olarak, dün olduğu gibi bugün de, Çerkes adına sahip çıkmak her şeyden önce politik bir tercih olarak önemlidir.Çerkes sözcüğünün dar anlamda ve sadece “Adigeler” için kullanılmaya başlanarak, kendilerini “Oset, Abhaz, Çeçen” gibi belirli bir etnikliğe karşılık gelen kimlikleri ile değil, Çerkes kültürel kimliği ile ifade etmeyi tercih eden diğer Kuzey Kafkas halklarını “dışlayan” bir yeni kimlik stratejisine dönüştürülmek istenmesi ve Türkiye’de bu topluluklarca yapılması gereken siyasetin alanının daralması anlamına gelecektir. Yani, Türkiye’nin bir süredir iki adım ileri, bir adım  geri biçiminde işleyen demokratikleşme sürecince artık daha fazla gecikilmeden kazanılması gerekenler konusunda Çerkesleri güçsüzleştirecek özcü bir kimlik stratejisi içine hapsolunmaktadır. 

Çünkü, bir kez daha tekrarlamak pahasına söylenirse, hegemonik kimliğin ideolojik kurucularının ve de onu yeniden-üretenlerin nezdinde, şimdiye kadar “Çerkes” üst kimlik şemsiyesi altında anılan, Abazalar, Asetinler, Adigeler vd.’leri etnik ve dilsel köken anlamında aralarındaki “farklılıklar”  hiç hesaba katılmaksızın, hep bir/aynı muameleyi görmüş ve “iç düşman”lar arasında sayılmışlardır. Demek istediğimin daha iyi anlaşılabilmesi için,  Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşu sonrasında bir süre sonra çeşitli bahanelerle siyasal alandan uzaklaştırılmış olsalar bile yeni rejimle birlikte davranmanın ötesinde onun öncülerinden olanların “Çerkeslikleri” yoksayılırken, “Çerkes Ethem” örneğinde olduğu gibi, “hain” ilan edilenlerin, “Adige” olmayan Kuzey Kafkas halklarına da kapsayacak şekilde Çerkesliklerinin altının sürekli ve yeniden nasıl çizildiğinin hatırlanması yeterlidir. Öyleyse Türkiye bağlamında yürütülmesi gereken demokratik siyasetin alanının olabildiğince genişletilmesi bu kimliğe en geniş anlamıyla sahip çıkılmasını zorunlu kılmaktadır.

“Kimlik siyaseti” ve “Farklılıklar siyaseti” ayrımı

Demokrasiyi “mutlu sonu” olmayan yani hiç bir zaman “işte en iyisine ulaştık, soluklanalım” diyemeyeceğimiz şekilde sürekli geliştirilmesi, yenilenmesi gereken bir bugün ve gelecek tasarımı olarak görenler ile bu tasarım içinde kimliklerin rolünü tartışanlar  “ötekileştirilenler” için olası kimlik politikalarını tanımlamaktadır. Bunlardan bir tanesi “kimlik siyaseti”, diğeri ise “farklılıklar siyaseti”dir. “Kimlik siyaseti” karşımıza ötekileştirilen kimliğin özsel, değişmez biçimde sahiplenilmesi ve yeniden-üretilmesi temelli, esas olarak kollektif hafızası yaralı kimliği onarmak, onu bir “gurur” vesilesi haline getirmek hedefli bir kimlik politikası olarak ortaya çıkar. Buna verilebilecek tipik örnek ise, bugün kendilerine artık “Afrikalı-Amerikalı” denilmesini tercih eden Siyahların 1960’larda “Siyah Güzeldir” sloganı etrafında örgütlemiş oldukları kimlik harekettir. Böylesi bir kimlik tanımının özcü, dolayısıyla kendi içindeki farklılıkları da “dışlayıcı”, “tersinden ırkçı” bir slogan olduğunu söyleyenler olmuşsa da—Feminist bir yazarın Gayatri Chakravorty Spivak’ın bir dönem kullanmış olduğu kavram kullanılarak söylenirse— bu bir “stratejik özcülük” olarak görülebilir.  Örneğimizde olduğu gibi “yaralı” hatta “utanılacak” hale getirilen “siyah” kimliğinin onarılması, kaybettiği “onuru” kazanması hedefli, dolayısıyla toplumsal, tarihsel bağlam içinde gerekli olduğu kadar, geçici de olması gereken bir kimlik stratejisi olarak görülebilir. “Farklılıklar siyaseti” nde ise, kimlik özsel olarak tanımlanmamıştır, kendisini gerek içindeki gerekse dışındaki farklılıklara açan, kendisi için istediğini herkes için de isteyen, ötekileştirilenlerle ilkeli bir dayanışma içerisinde görünen bir kimlik stratejisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu iki kimlik stratejisi Stuart Hall tarafından yapılan bir başka kavramsal ayrımda ise,“olan” (being) ve “oluşan” (becoming) kimlik ayrımlarına denk düşmektedir. Birincisi bitmiş tamamlanmış farzedilen bir kimliklenme halini anlatırken, ikincisi sürekli oluş halinde, “başkalığa” açık bir kimliklenme haline denk düşmektedir. Bu ayrımlarla ilgili olarak belirtilmesi gereken önemli bir nokta, bunların mutlaka birbirlerine karşıtı olarak görülmemeleri gerektiğidir. Başka ifadeyle, bu ya da o kimlik stratejisinden kendi içinde bir  tutarlılık beklemenin güçlüğüdür. Bu da, kimliklerin onun ideolojisini geliştirenlerin iradesini/kurgusunu aşan bir olumsallığı her zaman içlerinde taşıyor olmaları ile ilgilidir. Kaldı ki, bir “kimlik politikası” ile yola çıkılıp, bunun bir “farklılıklar politikasına” evrilmesi de sözkonusu olabilir.

Bu arada Hall’un, “bir filmin bir Siyah tarafindan çekilmiş olmasının onun iyi bir film olmasını garanti etmeyeceği” biçimindeki ifadesini burada anarak, ötekileştirilenlerin ya da baskı ve ayrımcılıklara maruz kalanların, varoluş ve kendini ifade etme yönündeki politik mücadelesinin, bu mücadele sadece ve sadece onlar tarafından yürütüldüğü için “siyaseten adil” sayılamayacağına da dikkat çekmek gerekmektedir. Başka ifadeyle, bir kimlik politikasının sadece kimlikleri yüzünden mağdur olanlar tarafından politikleştirilmiş olmasının, bu politikayı “adil, eşitlikci, vicdani, etik vb.” kılmaya yetmeyeceği hatırlanmalıdır.

Diyaspora Çerkeslerinin kimlik politikalarının farklı koşulları ve Türkiye bağlamı

Anayurtlarından koparılarak yaşamak  zorunda bırakıldıkları başka coğrafyalarda olduğu gibi Türkiye’de de Çerkeslerin kimlik stratejileri de her zaman sözü edilen bağlamsallığı ve olumsallığı içinde taşımıştır. Şimdi ise, mevcut bağlama yeniden bakmanın tam da zamanıdır. Bağlam derken anlatmak istediğim, içinde bulunulan siyasal, ekonomik, sosyal, tarihsel koşullar içerisinde mekana ve zaman göre  değişen ve de değişmek zorunda olan kimlik stratejilerine ihtiyaç duyulmasıdır. Örneğin Ürdün’de, yani esas olarak kimliklerin cemaatlere göre tanımlandığı bir siyasal rejimde Çerkeslik, içine doğulan, daha korunaklı ve çoğu durumda “aşılamaz” bir kimlik iken, Türkiye’de bu, yeniden-kimliklenme içinde yeniden adı konulmaz, tanımlanmaz ve siyasallaşmaz ise, kendiliğindenliği ile yaşama şansı giderek azalan bir kimliği işaret eder haldedir. Ne demek istediğimi daha iyi anlatabilmek açısından karşılaştırmayı sürdürmek gerekirse, Diyasporadaki Çerkesler arasında kimliklerini, dillerini, geleneklerini korumak ve Çerkeslik kimliği üzerinden siyasal temsiliyete sahip olmak açılarından bir karşılaştırma yapıldığında, ilk anda Ürdün’de bir Çerkes olarak kimliğini korumanın koşullarının Türkiye’deki Çerkeslerinkinden daha elverişli olduğu söylenebilmektedir. Ancak bu etnik kimlikler üzerinden temsiliyetin, Ürdün’deki siyasal rejimi demokratik kılmaya yetmediği de açıktır.

Dolayısıyla, günümüzde artık radikal demokratik biçimde yeniden tanımlanması gereken demokrasi anlayışı ile bakıldığında, kuşkusuz ne Ürdün’de olduğu gibi vatandaşlarını mutlaka bir etnikliğe sabitleyerek kimlikleyen, dolayısıyla cemaatler üzerinden temsile dayalı siyasal rejim, ne de Türkiye’de olduğu gibi, cemaatler ötesi modern yurttaşa demokratik bir yarışla seçme ve seçilme hakkı tanıyor görünmekle birlikte, aslında etkin etnik çoğunluğun hegemonik temsiline dayalı siyasal rejimin, günümüzün postmodern öznesinin kimlikler çoğulluğunu ve bu çoğulluk üzerinden politika yapma özgürlüğünü sağlamak açısından yeterli olmadığını söylemek gerekmektedir. Ek olarak yine kimlik stratejilerinin bağlamsal olduğu söylenirken kastedilen, artık bu stratejilerin sadece diyaspora Çerkeslerinin  dağılmış oldukları coğrafyalardaki özgül koşullar değil, anayurtlardaki koşullar ile, dünya genelinde modernliğin icadı olan üniter ulusal-devletlerle, demokrasilerin gidişatı hesaba katılarak oluşturulması gerektiğidir.

O halde yukarıda da söylediğin gibi şimdi, “Türkiyeli Çerkeslerin, Türkiye’nin ve anavatanların tarihsel, sosyo-kültürel, siyasal, ekonomik koşulları içinde ve dünyada demokrasiler ile ulus-devletlerin evrilmek zorunda oldukları süreçler hesaba katılarak nasıl bir kimlik/farklılık politikası geliştirmeleri gerektiği” sorusu üzerine yeniden düşünmek gerekmektedir.

“Yeniden Çerkesleşme” ve 1970’ler

Öncelikle bir belirleme yapalım;  yukarıda, aralarındaki etnik köken, dil farklılıklarının belki sadece kendi aralarında birbirlerine dair şakaların malzemesi olacak kadar “dert edinildiği” bir kültürel üst kimliği ifade etmek üzere benimsendiğini ve benimsenmeye devam edilmesi gerektiğini söylediğim Çerkesliğin, bir “kültürel kimlik” politikası olarak sahiplenilmesi ve böyle de politikleşmesi Türkiye Cumhuriyet tarihinin ömrü ile kıyaslandığında ancak çok yeni denilebilecek tarihlerde mümkün olabilmiştir. Başka ifadeyle Çerkeslik kimliğinin özel alandan çıkarak derneklerin yarı-kamusal alanına, oradan da sokaklara, siyasal örgütlenmelere taşınması anlamında “Yeniden-Çerkesleşme” olarak adlandırdığım demokratik-siyasal kimliklenme ne yazık ki, ancak 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren sözkonusu olabilmiştir.

Bunun nedenleri burada ayrıntılı olarak incelenemeyecek kadar çeşitlidir.  Kısaca ifade etmek gerekirse, Cumhuriyet tarihinin henüz başlarında maruz bırakıldıkları “ötekileştirilmenin” şiddeti ile birden çok defa göç etmek zorunda kalmaktan ve “yurtsuz” bırakılmış olmaktan kaynaklanan travmanın kollektif bellekteki izleri, Çerkes kimliğinin politikleşmesini geciktirmiştir. Yanısıra, büyüklere ve geleneğe saygıyı önemseyen ortak kültür; Çerkeslerin ortak travmasının müsebbiplerinden birisi olan Rusya antipatisi ile, soğuk savaş dönemi koşullarında onunla eklemlenmekte hiç zorluk çekmeyen güçlü bir anti-Sovyetizm; ötekileştirilen “asli” etnik topluluk Kürtler ile gerek içinde bulundukları çıkar ve kültür çatışmaları gerekse, herhangi bir şekilde onlarla birlikte davranıyor gibi kabul edilerek “bölücü” olarak nitelenme endişesi gibi nedenler özellikle de metropol Çerkeslerinin  kimliklerinin çok uzun yıllar sadece, özel alanda dillendirilebilmelerine neden olurken, ilk dernek örgütlenmelerinin de  olabildiğince gündelik siyasetin dışında tutulmaya çalışılması gibi bir sonuç doğurmuştur. Bir diğer neden de, hızlı kentleşme sürecinin etkileriyle ve ekonomik nedenlerle, çoğunlukla yakın akrabalık ilişkilerinin güvenilir ortamından, büyük kentlere göç etmek zorunda kalan ilk kuşak Çerkeslerin bu yeni yabancı çevrede yepyeni sorunlarla başetmek zorunda kalmalarıdır (Ancak tam da aynı neden, daha uzun vadede onları ve/veya çocuklarını Kuzey Kafkas Kültür derneklerinin çatısı altında toplayacaktır).

Dolayısıyla gecikmiş olsa bile “Yeniden-Çerkesleşme” ya da Çerkeslik ortak kimlik aidiyeti altında demokratik-siyasal örgütlenme açısından, özellikle de Ankara ve İstanbul gibi metropollerdeki Kuzey Kafkas Kültür Dernekleri, bir okul işlevi görmüştür. Nitekim “Sürgün”, “muhaceret” kavramlarının ilk defa kullanılmaya başlandığı, “dönüş tezi”nin geliştirildiği ilk tartışmalar buralarda yapılmış, bunlarla ilgili ilk yazılar yine aynı sıralarda yayınlanmıştır. Tekrarlamak pahasına ve adını bugünden bakarak koymak üzere söylersem, sözkonusu tarihlerde bu Derneklerin çatısı etrafında toplanan Çerkes aydınlarının kimlik stratejisi, kendi içindeki etnik/kültürel “farklılıkları” (Ben kişisel tarihimden sayıları çok az olsa da örneğin Ankara’daki Derneğe Karaçay arkadaşların da geldiğini hatırlıyorum) olmazsa olmaz kabul eden, hatta ne kendi aralarındaki dönemin keskin sağ ve sol kutuplaşmasına dayalı politik farklılıklara ne de dışlarındaki “farklılıklara” (çünkü pek çoğumuz aynı zamanda farklı farklı sol örgütlenmelerin de içerisindeydik) kapamayan bir kimlik stratejisiydi. Başka ifadeyle Ankara Derneğinin başını çektiği Çerkesliğin politikleşmesi anlamında yeniden-kimliklenme, kendi içindeki farklılıkları kültürel ve tarihsel ortaklık temelinde bir aidiyetle sahiplendiği gibi, dışarıdaki farklılıklara da açık, dolayısıyla “farklılıklar siyaseti” diyebileceğimiz —özellikle de dönemin kutuplaşmaları hatırlandığında oldukça— demokratik bir kimlik stratejisiydi. Ancak o dönemde hatırlayalım Türkiye özellinde ve dünya genelinde etnik farklılık temelinde bir politik mücadele ve kutuplaşma henüz yeterince keskinleşmemişti.

1980 Askeri Darbesinden sonra, bütün politik(leşmiş) kimlikler gibi Çerkeslik kimliği de, kamusal alandan ve Derneklerin yarı-kamusallığından yeniden özel alana taşınmak zorunda kaldı. Ancak orada yeniden-üretilmeye devam etti. Darbeden payına bir şeyler düşmüş olsun ya da olmasın Çerkes aydınlarının bir kısmı 1980’lerin ağırlığını üzerinden aşırabildiyseler bunu daha önce bir okul gibi işlev gördüklerini söylediğim Derneklerde edindikleri dostluklara, edindikleri “yoldaşlara”, kazandıkları gelecek ufkuna, bir de ilk dönen öncü ailelerle birlikte artık daha yakın hale gelmeye başlayan anayurt(lar)la ilişkiye borçlu oldular. 1980’lerin ortalarından itibaren Türkiye’deki bütün bastırılmış kimlikler yenilenmiş olarak geri gelir, hatta daha önce hiç anılmamış kimliklerle kamusal alanda ve siyasal alanda bulunma taleplerini yükseltirlerken, Çerkesler yeniden açılan derneklerinde artık “muhaceret” yerine “diyaspora”, “göç” yerine “Büyük Sürgün” ya da “Soykırım” demeye başlamışlardı. 1989 yılında örneğin, ilk defa bir 21 Mayıs’da, 1864 Çerkes Sürgününü anma günü etkinliği düzenlenmişti.

1990’lar ise biliyoruz ki, Türkiye’deki Çerkeslerin yeniden-kimliklenmesinin önemli duraklarından bir diğerini oluşturdu. SSCB’nin ve Sosyalist rejimin yıkılması anayurtlardaki uzak ya da yakın akrabalarla buluşma imkanını getirdi. Ancak Setenay Şami’nin araştırmalarında çok güzel özetlediği gibi bu ilk sevinçlere, çoğunlukla da “kimin daha çok gelenekler bağlı” ya da “dilini, kültürünü koruyabilmiş”, olduğu üzerinden —ki bunun her zaman aynı anlama gelmediği düşünülmeye başlanmıştı—yürütülen bir “Çerkeslik” tartışması etrafında doğan ilk hayal kırıklıkları karıştı. Anayurttakiler ve diyasporadakiler kendilerini birbirinden kopartan tarihlerini nasıl farklı farklı öğrendiklerini keşfettiler, bunun gerilimlerini yaşadılar. İlk geriye dönüşü gerçekleştiren öncüler, diyaspora’daki Çerkeslerin eğitimli ve aydın kesimlerini oluştururken, onları izleyenlerin bir kısmı kendilerine Türkiye’dekinden maddi anlamda daha iyi bir hayat  bulma ve kurma amacındaydılar, kurulan ticari ilişkiler zaman zaman iki tarafın da birbirine duyduğu güveni azaltan sonuçlar yarattı. Yine de diyasporadakiler için yaşayan kültürlerinin merkezi anayurtlardı, danslarının ve müziklerinin, dillerinin “orijinalini” ve alfabeyi  öğrenmek ve öğretmek için yüzlerini oraya döndüler. Ancak diğer yandan, diyaspora Çerkeslerine, kollektif belleklerinde saklayıp da, yeniden-ürettiklerini dillendirmek ve sergilemek cesareti tam da bu zamanlarda geldi. Yıllardır anayurtlardan gelip de çoğaltılarak elden ele dolaşan müzik kasetlerinin yanına, Türkiye Çerkeslerinin söylediği anadillerdeki şarkıların kasetleri, CD’leri eklendi, bunlar sayesinde de televizyonlarda  ilk defa dilleri duyuldu. Bu dönemin kimlik politikaları açısından en önemli etkisi ise bütün bu karşılıklı ilişkilerin anadillerde gerçekleştirilmesinin kolaylığı, anayurtlardaki siyasal koşullar ve bu koşullara göre, yer yer değişmekle birlikte, dönmek isteyen ya da iş kurmak istenenlere tanınan kolaylıklar vb. nedenlerle, Türkiye’deki Kuzey Kafkas halklarının kültürel-siyasal üst-kimliğini imleyen “Çerkes” kavramının dar anlamda bir etnik kimlik ile yani Adigelik ile özdeşleştirilmeye başlanması oldu. Bu arada da Abazaların, Asetinleri n, Çeçenlerin ayrı dernekler ya da vakıf çatıları altındaki örgütlenmelerinin sayısı da arttı. Başka ifadeyle 1970’lerin “farklılıklar” siyasetinden, özcü bir “kimlik siyasetine” doğru kayılmaya başlanmıştı. Oysa, 1990’ların hemen başında Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın bağımsızlık talepleriyle başlayan Gürcü saldırıları sadece Diyasporadakileri değil, anayurtlardaki Kuzey Kafkas halklarının da önemli bir duygu ve dayanışma sınavından başarıyla geçmelerini sağlamıştı. Çerkeslerin kültürel ortaklık temelli (yani kendi içindeki farklılıkları sahiplenen, dışındaki farklılıklarla da işbirliğine, dayanışmaya açık) farklılıklar siyasetinden, etnik temelli kimlik siyasetine kaymaya başlamalarının nedenlerinden bir diğeri de kanımca, herhangi bir zarar görmemek refleksiyle Türkiye’deki siyasetin hızla evrildiği ve daha önce hiç olmadığı kadar keskinleşen islamci-laik ile Türk-Kürt kutuplaşmasından mesafelenmek isteği ile ilgiliydi. Kaldı ki, bu eksenin birlikte davranılması gereken ‘ötekiler’ tarafında sadece Kürtler değil, örneğin Gürcüler ve (Islamcı) Çeçenler de bulunuyordu.

DÇP ve KAFFED’in Kurulması ve yeniden “Farklılıklar Siyaseti”

Bu süreç içinde 2000 yılında Demokratik Çerkes Platformu’nun, 2003 yılında ise Kafkas Dernekleri Federasyonu’nun kurulması çok önemli adımlar oldu.  DÇP’nun Kuruluş Deklerasyonu daha ilk cümlesinde “Türkiye’deki demokratikleşme mücadelesine daha etkin katılmayı, Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde demokratik haklardan toplumumuzun tüm kesimlerinin geniş bir çerçevede yararlanabilmesini sağlamayı, benzer amaçlar için çaba gösteren sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkileri geliştirmeyi” amaçladığını söylerken, ayrıca “toplumumuzu temsilen faaliyet gösteren dernek, vakıf ve benzeri kuruluşlarımız arasında güçbirliği sağlamaya yönelik çabalara katkıda bulunmayı, bu kuruluşlarımızda, toplumumuzu daha fazla kucaklayan, gençliğe daha çok söz hakkı ve inisiyatif veren, statükoyu korumak yerine gelişmeyi öne çıkaran anlayışların önünü açmak”  hedefini de diğerlerine eklerken, “farklılıklar siyaseti” yapacağını duyurmuş oluyordu.  KAFFED ise üyesi bulunan 60 derneğe bakıldığında esas olarak bugün Adige ağırlıklı bir örgütlenme niteliği taşıyor olsa da bizzatihi varlığı, Çerkesler arası güç birliğini temsil etmenin ötesinde bir önem taşıyor.  Ne demek istediğimin daha iyi anlaşılabilmesi için de, KAFFED’in kuruluşuna giden süreçte, 14.04.2002 tarihinde katılımcı derneklerin temsilcilerinin buluşturan Ankara toplantısında alınan kararların  hatırlatılması gerekli. Bu kararlarda KAFFED üyeliği için “Kuzey Kafkaslı ortak kimliğini benimsemeni yeterli olduğu” söyleniyor. KAFFED kurucu üyeleri, farklı siyasal koşullar nedeniyle “Kafkasya'daki hiçbir siyasi örgütlenmenin, Diyasporadaki örgütlenmelere model alınmaması gerektiği, etnik kimliğe dayalı bir örgütlenme modelinin de sakıncalı olacağı” düşüncesinde. Yine söz konusu toplantıda böyle bir modelin “Diaspora'daki Kuzey Kafkasyalıların gereksiz ve zamansız olarak ayrışarak dağılmasını ve güçsüz kalmasını sağlayacağı” düşüncesine yer verilmiş. Ancak “etnik köken isimleri ile kurulmuş veya kurulacak olan derneklerin de mevcut kimlikleri ve dernek adlarıyla kurulacak federasyona katılmalarında herhangi bir sakınca bulunmadığı” da eklenmiş. Nitekim Artık KAFFED çatısı altında Bursa, Yalova, İnegöl ve Terme Dernekleri’nde olduğu gibi, Çerkes’i hem kültürel üst kimliğimize, hem de bir grubumuzun etnik kimliğine gönderme yaparak kullanan dernekler bulunuyor. Kanımca bu bir yandan yeni bir politik gelişme olarak önemli, diğer yandan hem üye derneklerin hem de de KAFFED’in “farklılıklar siyaseti” izleme iradelerini yansıtıyor.   

Bu arada tabii, geniş kültürel anlamıyla —Türkiye’deki— bütün Çerkesleri birarada tutmayı hedefleyen bu oluşumlar demokratik kazanımlar için mücadele etmeyi sürdürürken, bunların dışında da, vakıf niteliği taşıyan (Alan Vakfı gibi etnik temelli ya da Şamil Vakfı gibi kültürel kimlik temelli) örgütlenmeler ile yine etnik kimlik politikasıyle yola çıkan Abhaz Dernekleri ile Federasyonu, ile İslami vurguları etnik vurgularından daha fazla olan Çeçen dernekleri de, bu dağınık örgütlenmenin diğer adalarını oluşturuyorlar. Özellikle anayurtlar, Abhazya, Osetya, Çeçenistan’da ortaya çıkan politik gerginlik ile çatışmalar sırasında, bunlarla ilgili olarak başta Rusya olmak üzere bölgenin kontrolü  peşindeki devletlerin müdahaleleri sözkonusu olduğunda seslerini daha fazla yükseltmek üzere, etkinlik gösteriyorlar. Birleşik Kafkasya Derneği ile, Birleşik Kafkasya Dernekleri Federasyonu ise, Türkiye’deki Kafkas halklarının demokratik mücadele hedefleriyle ilgili bir sorun kurmaz, tersine bunun için mücadeleyi tehlike olarak görürken, anti-komünist ideolojilerinin bir devamı olarak anti-Rus tavırlarıyla, coğrafyadaki Kuzey Kafkas halklarının bütünleşmesi gibi —ilgili herhangi bir politik, diplomatik güce sahip olmadıkları halde— bir emelin temsilcisi niteliğiyle varlıklarını sürdürüyorlar. Dolayısıyla vakıf nitelikli olanlar ile BİRKAFFED’in özgül niteliklerini dışarda tutacak olursak, geriye kalanların daha çok, yüzlerini anayurtlara dönmüş, onlarla Diyaspora arasındaki ilişkilerin geliştirilmesini hedefleyen, bu anlamda da özcü etnik kimlik politikalarının temsilcisi olarak davrandıklarını söylemek mümkün görünüyor.  Devam edelim, ayrıca Kafkasya Forumu ve Kafkas Vakfı’da var, isimlerine bakıldığında Kafkasyalılık üst kimliğine gönderme yapmakla birlikte, Kafkasya Forumu daha çok BİRKAFFED’e benzerken, diğeri yine İslam vurgusu ile diğerlerinin etnik, kültürel ama sher zaman seküler çizgisinden farklılık gösteriyor.

Çerkeslerin Türkiye’deki örgütlenmelerine dair çok parçalı fotoğrafta, son dönemlerde şekillenmeye başlayan bir diğeri ise, 12 Mart 2011 tarihinde “anadilde eğitim ve ögretim ile yayıncılık hakkı” talebiyle Ankara’da gerçekleştirdikleri eylemin sahibi Çerkes Hakları İnisiyatifi. İnisiyatif eylem çağrısında seslenişini “Kafkasyalılar, Çerkes kardeşlerimiz” biçiminde yapmakla birlikte Adige ağırlıklı bir temsiliyet  taşıyor.  Yanısıra politik bir hareket ya da dernek, vakıf örgütlenmesi niteliği taşımamakla birlikte,”cherkessia.net” gibi, vurgularını net biçimde “Çerkes=Adige” üzerine yapan yazılara yer veriyor, bunun ideolojik, ‘bilimsel” argümanları oluşturuluyor. Böylelikle Çerkeslerin anayurtlarda uluslaşma süreçlerini tamamlayamamıs olmalarından hareketle, buna Diyasporadan bir katkı koymayı hedefleyen, ayrıca Türkiye’deki demokratik mücadelenin, artık KAFFED’in temsilciliğini yaptığını iddia ettikleri “Çerkes=Herkes” politikası çerçevesinde yürütülemeyeceğinin altını çizen özcü bir etnik kimlik politikasını temsil ettikleri anlaşılıyor. Bu grup ayrıca ÇHİ’ne destek veriyor ve yeterince aktif olmadığını düşündükleri KAFFED’in kendi içindeki farklılıklara karşı “sorumlu” farklılıklar siyaseti ile bir yere varamayacağını düşünüyorlar. Yani Sezai Babakuş’un belirttiği gibi onlarca fay hattı üzerinden kırılma ile temsil ediliyoruz, ancak ne yazıkki bu demokratik mücadele alanını genişlettiğimiz anlamına gelmiyor.

“Söz’ün özü”…..

Yazının başlarında, belirli tarihsel ve siyasal bağlamlarda ortaya çıkan veya çıkması gereken kimlik politikalarının, “stratejik özcülük” taşıyabileceğini belirtmiş, ancak bunun kendi içindeki farklılıkları sahiplenme, dışındaki farklılıklara da kendini açabilmek anlamında farklılıklar politikasına dönüşebilme meziyetlerine sahip olmasının da önemini belirtmiştim. Çünkü, bir kez daha söylersem istesek de istemesek de modernleşmenin ve küreselleşmenin bizi taşıdığı yerde, herbirimiz eskisinden daha çok kimlikliyiz ve aslında hiç bir özcü kimlik elbisesinin bizi tam olarak kavrayamayacağı toplumsal, siyasal koşullarda yaşıyoruz. Bütün kimliklerimizde, hem yerleşik, hem de göçmeniz. “Çerkeslik” kimliğimiz de işte böyle bir kimlik,  Türkiye’nin mevcut koşullarda ötekileştirilmenin adı kılındığı ölçüde kültürel-politik bir aidiyetin sahiplenilmesi, kendi pozitifine dönüştürülmesi, çoktan hak edilmiş hakları için kamusal ve siyasal alanda dillendirilmesi  ve hayata geçirilmeleri için mücadele etmek gereken, ancak bunları yaparken de, kendini bütün çeşitliliğiyle kendi içindeki ve dışındaki farklılıklara da açan, sabitlemeyen bir kimlik.

Sözün özü kendi üzerimden olsun, ben bağlama göre Puhate’yim, İron’um, Oset’im, Çerkesim, Türkiyeliyim, feministim, demokratım diyorum, aslında sadece demiyorum yaşayabildiğimce öyle yaşıyorum, Ankara’da da, Suhum’da da, Maykop’da da, Vladikafkas’da da kendimi hem evimde, hem göçmen hissediyorum. Duygu ile vicdan, adalet, eşitlik ve etik kaygılarımın kesiştiği yerde kurulan, buluşan bütün bu kimliklerime hep birlikte sahip çıkıyorum, kimsenin de beni bunların biri ya da diğerinden dışlamaya ne hakkı var, ne de gücü yeter diyorum.  Peki siz de öyle hissetmiyor musunuz?


Kaynak: Sevda Alankuş, Kültürel temelli bir "farklılıklar siyaseti" ile özcü etnik "kimlik siyaseti" arasında "Çerkesler”, Jineps Gazetesi (Nisan Mayıs 2011).

BİLGİ / BELGE

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele