Avrupa Birliği'ne Adaylık ve Kafkas Dernekleri

Çarşamba, 15 Haziran 2005 12:00

I.

Helsinki Zirvesi'nde Avrupa Birliği'ne aday olmasıyla birlikte Türkiye için 2000 yılında yeni bir dönem başladı. Avrupa Birliği'ne adaylık, Batı'ya ve Batılılaşmaya yönelik yaklaşık 200 yıldır süren çabalar açısından önemli bir dönüm noktasıydı. Adaylık ile birlikte büyük bir iyimserlik havası, en azından geçici olarak, tüm ülkede hakim oldu.

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi, hatta bundan da önce, adaylık görüşmelerinin sürdürülmesi yasal, siyasal ve ekonomik düzeyde pek çok düzenlemenin yapılmasına bağlı. Yaygın kanı, bu düzenlemeler sonucu bir yanda insan hakları ve demokratikleşme gibi yıllardır çözümlenemeyen sorunların aşılacağı, diğer yanda da yapısal dönüşümler yoluyla ekonomiye bir canlılık ve hareket getirileceği yolunda. Avrupa Birliği'ne tam adaylık ile birlikte, ünlü kokoreç tartışmasında olduğu gibi, Türkiye Avrupa Birliği yasal mevzuatını tam olarak benimseyecek. Böylesi bir dönüşümün Türkiye açısından son derece köklü bir değişime yol açacağı açık.

Türkiye'nin tarihsel-toplumsal gelişimi ve jeo-politik konumu ile uluslararası gelişmeler göz önüne alındığında Avrupa Birliği'ne üyelik nihayet gerçekleşecek gibi görünüyor. Üyelik, belki iyimser tahminlerde olduğu gibi 10-20 yıl içinde değil, fakat şu anda derneklerimizde aktif olarak faaliyet gösteren gençlerimizin görebileceği kadar yakın bir dönemde gerçekleşecek, çünkü adaylık ile birlikte, Türkiye'nin Batılılaşma sürecinde artık geri dönülemeyecek bir aşamaya geldiğini düşünüyorum. Bu nedenle, Kafkas derneklerinin bu konuda duyarlı ve bilgili olması, değişecek koşullara önceden uyarlanması ve hatta bu sürece kendi yaklaşımları ve hedefleri doğrultusunda, olduğunca, müdahalede bulunabilmesi gerekli.

Kötümserler, yani bir "zenginler" veya "Hıristiyan" kulübü olarak tanımlanan Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi hiç bir zaman üyeliğe kabul etmeyeceğini söyleyenler haklı bile olsa, Kafkas derneklerinin Avrupa Birliği konusunda bilinçli ve aktif bir rol oynaması gerekli, çünkü Türkiye ve dolayısıyla Kafkas dernekleri açısından adaylık ile birlikte yeni bir süreç başladı, bu süreç hepimize yeni açılımlar ve fırsatlar sunuyor. Bu yazıda, Avrupa Birliği'ne adaylık sürecinde Kafkas derneklerinin neler yapabileceği/yapması gerektiği konusunda bazı öneriler tartışmaya açılmıştır. Bu konuda yapılacak üretken bir tartışmanın derneklerimiz ve toplumumuz açısından çok önemli olduğu açıktır.

II.

Nart okyucularının çok iyi bildiği gibi Cumhuriyet döneminde Kafkas derneklerinin açılması ve yaygınlaşması, genel demokratik ortam ile yakın ilişkilidir. İlk dernekler, çok-partili dönemde, 1950'lerde büyük kentlerde kurulmaya başlanmıştır. Derneklerin Anadolu genelinde yaygınlaşması 1960'larda ve özellikle 1970'lerde gözlenmektedir. Bu dönemde Çerkeslerin yaşadığı hemen her bölgede, ilçe ve hatta köy düzeyinde derneklerin yaygınlaştığı görülmektedir.

1950'lerden itibaren kurulan Kafkas derneklerinin büyük ölçüde "balo" ve "gençlik çayları" gibi etkinlikler ile "beraber olma" işlevini sürdürdüğü, faaliyetlerinin "halk oyunları" başta olmak üzere belirli kültürel değerlerin yeniden-üretimi ile sınırlı kaldığı görülmektedir. Özellikle büyük kentlerde kurulan dernekler "hemşehrileri bir araya getirme ve kaynaştırma" yoluyla yok olan kültürü koruma kaygısını taşımışlardır. Derneklerin büyük bir çoğunluğunda ana amaç "kültürü koruma ve yaşatma" çabasıdır. Derneklerin bir kısmında "sosyal yardımlaşma ve dayanışma"nın önemli olduğu ifade edilse de, aşağıda değineceğimiz gibi, bu çalışmalar çok başarılı olamamıştır.

1970'lerde "kültürü koruma ve yaşatma" faaliyetleri daha da zenginleşmiştir. Bu tarihe kadar dernek faaliyetlerinin halk oyunları kursları ve genellikle tarihi/folklorik yazılara yer veren bülten/dergi yayınları ile kısıtlı olmasına karşın, 1970'lerde kültürel faaliyetlerin çeşitlendiği görülmektedir: koro, tiyatro, araştırma/derleme ve, en önemlisi, dil kursları. Bu dönemde dernekler çerçevesinde yürütülen kültürel faaliyetlerin "kültürün korunması ve geliştirilmesi" için yeterli olmadığının da görülmesi ile birlikte, kültürel varlığının sürekliliğini güvence alacak koşullar üzerine yoğun bir tartışma sürecine girilmiş, bu süreçte "dönüş düşüncesi" giderek yaygınlık kazanmıştır. Bu tartışma sürecinin siyasal bazı yansımaları olmakla birlikte, sürecin bizzat kendisi ve amacı "kültürün korunması ve geliştirilmesi" ile sınırlı kalmış, bu anlamda ("parti politikası" anlamında) siyasetten uzak kalınmış, siyasi bağlantı ve ilişkiler içine girmekten imtina edilmiştir.

1980 askeri müdahalesi ile, ülkedeki tüm derneklerin olduğu gibi, Kafkas derneklerinin de faaliyetleri durdurulmuştur. 1984'den sonra dernekler tekrar faaliyetlerine başlamış, 1990'ların başlarından itibaren ise derneklerin sayısında tam anlamıyla bir patlama yaşanmıştır. Bu dönemde derneklerin sayısındaki ve etkinliğindeki artışa yol açan ve derneklerin faaliyetlerini etkileyen üç önemli süreç görülmektedir. 1) Sovyetler Birliği'nin çözülüşü, 2) Abhazya ve Çeçenya direnişleri, 3) Kafkas Derneği'nin kuruluşu.

Sovyetler Birliği'nin çözülüşü, Karadeniz'in iki yakasında yaşayan Çerkeslerin daha yoğun bir ilişki içerisine girmesine ve karşılıklı beklentilerin artmasına yol açmıştır. Kafkasya'daki cumhuriyetler ile daha kolay ve yakın bir ilişki içerisine girilmesiyle birlikte Kafkasya'ya (mevcut koşullar göz önüne alındığında) önemli sayıda Çerkes dönmüştür. Bu süreçte, sadece Kafkasya ve Türkiye arasında değil, dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan Çerkesler arasında da ilişkiler artmıştır. Kafkasya ile ilişkilerin gelişmesi ve Kafkasya'daki cumhuriyetler ile cumhuriyet düzeyinde ilişkiler kurulması, Türkiye kesiminde kimin "temsilci" olacağı konusunu gündeme getirmiş, yıllardır dernek faaliyetlerini küçümseyen bazı kesimler, durumdan vazife çıkararak kendilerini Kafkasya-Türkiye (Çerkesleri) ilişkilerinde "köprü" ve "temcilci" olma hak ve yetkisi görerek mevcut, köklü derneklere alternatif bir "dernek"leşme faaliyetine girmişlerdir.

1992'de Abhazya'da, 1994'de Çeçenya'da başlayan işgal ve savaşlar, derneklerde "yardım ve dayanışma" faaliyetlerini ön plana çıkarmışlardır. Kurulan Dayanışma Komiteleri, derneklerin çoğunluğunun desteğini almış, derneklerin tarihinde ilk kez miting gibi ses getiren kitlesel etkinlikler düzenlenmiştir. Etki gücü ve bilinçlilik açısından çok önemli olan kitlesel etkinlikler, kısmen Abhazya ve (ilk savaşta) Çeçenya'nın başarılı olması, kısmen de ilgili kurumların kitlesel etkinliklere sıcak bakmaması nedeniyle ikinci plana itilmiş, "bireysel diplomasi" ön plana çıkmıştır.

1993 yılında Kafkas Derneği'nin kurulması ve pek çok derneği bünyesinde toplaması, yıllardır dağınık bir şekilde faaliyet gösteren Kafkas derneklerinin daha örgütlü ve sistemli bir şekilde faaliyet göstermesine zemin hazırlamıştır. Kafkas Derneği'nin kurulması ile birlikte, Kafkas derneklerinin bir toplumsal "baskı unsuru" olabileceği görülmüş, bu yöndeki çalışmalar ivme kazan-mıştır.

1950'lerden 1980'e kadar olan dernek faaliyetleri ile 1990'larda sürdürülen dernek faaliyetlerini karşılaştırdığımızda çok açık bir farklılık gözlenmektedir. 1980 öncesi faaliyetlerin hedefi "kültürü korumak ve geliştirmek"tir, bu doğrultuda kültürel faaliyetler yürütülmüştür. Bu faaliyetlerin en genel anlamda siyasi etkileri olsa bile, faaliyetler "siyasi amaçlarla" değil, salt kültürel amaçlarla yürütülmüştür. 1990'larda bakıldığında ise "lobicilik" olarak da adlandırılan siyasi yönelimli faaliyetlerin, en azından düşünce düzeyinde, yaygınlaştığı gö-rülmektedir.

Derneklerde "lobicilik" olarak tanımlanan faaliyetlere yönelinmesinin kanımca üç temel sorunu vardır.

İlk olarak, "lobicilik" faaliyetleri, kitlesel bağı olmayan, "etkili ve yetkin" bir grup kişi tarafından, topluma, hatta dernek üyelerine bile fazla sorulup tartışılmadan "üst düzeyde" yürütülebilecek/yürütülmesi gereken bir etkinlik olarak görülmüştür. Bunun sonucu olarak "lobi" faaliyetlerinde savunulan görüşlerden toplumun çoğunluğu habersiz kalmış ve giderek toplum bu faaliyetlerden uzaklaşarak kayıtsız kalmaya başlamıştır. Bu durum, kitlesel desteği olmayan "lobi"lerin de güçsüz kalmasına ve etkinliğini yitirmesine yol açmıştır.

İkinci olarak, "lobi"lerin kimin lobisi olduğu da çoğu kez netleştirilememiştir: bu "lobi"lerin Türkiye'de yaşayan Kafkasyalıların kendi sorunlarına yönelik mi olduğu, Kafkasya'da yaşayan Kafkasyalılara yardım amacıyla mı olduğu, Türkiye'nin Kafkasya'daki "çıkarlar"ını (bu çıkarların gerçekte kimin çıkarı olduğu da tartışmalıdır) korumaya yönelik mi olduğu her zaman açık olmamıştır. Örneğin Çeçenya'ya ilişkin "lobi" faaliyetlerinde sık sık dile getirilen bir görüşe göre, Çeçenya Rusya'nın güneye inmesini ve Hazar petrolünün Rusya üzerinden akmasını engelleyen bir hattır. Çeçenya'yı önerilen politikanın öznesi değil, nesnesi olarak, yani bir araç olarak tanımlayan bu görüş, Çeçenya'dan değil, başka yerlerden bakan insanların sahip olabileceği bir görüştür.

Son olarak, 1990'larda algılandığı şekliyle "lobi" faaliyetleri, derneklerin asli amaçlarının (kültürün korunması ve geliştirilmesi) bir ölçüde göz ardı edilmesine, ikinci plana itilmesine ve hatta küçümsenmesine yol açmıştır. Bu durum, yazarları, şairleri, ressamları vb olmayan bir toplumun aslında ("lobi" faaliyeti ile kısıtlı bile kalsa) siyasetçilerinin de olamayacağı gerçeğinin unutulmasına yol açmıştır.

III.

Önümüzdeki süreç, Avrupa Birliği'ne adaylık ve tam üyelik süreci. Bu süreçte derneklerin faaliyetleri hangi alanda yoğunlaşmalı, kültürel faaliyetler mi, "lobicilik"mi, sosyal yardım ve dayanışma mı?

"Sosyal yardım ve dayanışma", derneklerimizin en önemli, fakat en zayıf kaldığı alan olarak görülmüştür. Bu faaliyetlerin çok önemli olduğu açık olmakla birlikte, bir ölçüde doğal ilişkilere dayandığı, bir anlamda "cemaat" yapısı olmadıkça sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın dernekler bünyesinde yürütülmesinin çok zor olduğu açıktır. Türkiye'de çeşitli cemaatler içinde görülen dayanışmanın, Kafkasyalılar arasında (yeteri kadar) görülememesini sadece Kafkas derneklerinin zaafına bağlamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Önümüzdeki dönemde derneklere böyle bir görev yüklemenin doğru olmadığı açıktır, sosyal yardım ve dayanışma, yapılabilecekse, ancak sadece bu alanda etkinlik gösterecek olan vakıfların görevi olmalıdır.

"Lobicilik" faaliyetlerinin güçlü bir kültürel ve bilimsel birikim olmadan, güçlü bir kitle desteğine ve etkinliğine dayalı olmadan sürdürülmesi ne mümkündür, ne de anlamlı. Yukarıda belirtildiği gibi 1990'larda "lobicilik" olarak tanımlanan faaliyetlerinin ne Türkiye'deki Çerkeslere ne de Kafkasya'ya fazla bir şey kazandırmadığı açıktır. Bu nedenle yeni dönemde Kafkas derneklerin ve vakıflarının öncelikli amacı bu olmamalıdır.

Kültürel faaliyetler derneklerimizin asli görevidir. Bu faaliyetlerin daha kapsamlı ve kalıcı bir şekilde sürdürülmesi, kültürel faaliyetlerdeki çeşitliliğin arttırılması ve kültürün tamamını kucaklaması, bilimsel birikim ile desteklenmesi, gerekirse tamamlayıcı yapılanmalar ile daha üst düzeylere taşınması (bir Çerkes Yazarlar Birliği neden olmasın?) zorunludur.

Avrupa Birliği'ne adaylık sürecinde kültürel faaliyetleri desteklemeye ve geliştirmeye yönelik olarak başta Kafkas Derneği Genel Merkezi olmak üzere tüm Kafkas derneklerine yeni yükümlülükler düşmekte-dir.

1. Tüm eksikliklerine ve sorunlarına karşın Avrupa Birliği Türkiye'ye ve bu ülkede yaşayan herkese yeni açılım ve fırsatlarlar sun-maktadır. Bu nedenle Kafkas derneklerinin bu sürecin içinde yer alması ve desteklemesi, bu süreci daha olumlu yönde geliştirebilecek etkinlikliklerde bulunması gereklidir.

2. Avrupa Birliği'nin en önemli yanlarından biri, çok kültürlülüğe dayalı olması, çok kültürlülüğü bir zenginlik kaynağı olarak görmesi ve kültürel değerlerin korunmasını savunmasıdır. Bu bağlamda, Avrupa Birliği idealize edilmeden, çok kültürlülük deneyiminin öğrenilmesi ve bu deneyime katkıda bulunulması mümkündür.

3. Avrupa Birliği'ne adaylık ve üyelik sürecinde, Türkiye'deki mevzuat Avrupa Birliği mevzuatı ile uyumlu bir hale getirilmektedir. Bu nedenle, Avrupa Birliği mevzuatının öğrenilmesi, nelerin değişeceğinin bilinmesi, bu sürece aktif olarak katılınması ve ön görülen değişikliklere önceden hazırlanılması önem kazanmaktadır.

4. Avrupa Birliği ile uyum sürecinde Sivil Toplum Kuruluşları (STK) ön plana çıkmakta, STK'lar aracılığıyla pek çok proje yürütülmektedir. Kafkas dernekleri Avrupa Birliği projelerine aktif olarak katılarak hem kendi faaliyetlerinin desteklenmesini, hem de bu faaliyetlerin tanıtımını sağlayabilir.

5. Burada sayılan tüm etkinliklerde Avrupa Birliği üyelerindeki Kafkas dernekleri ve benzer konularda faaliyet gösteren diğer STK'lar ile ilişkiler özel bir önem kazanmaktadır. Bu nedenle Kafkas derneklerinin bir anlamda "dışarı açılması" ve etkinliklerini diğer STK'lar ile birleştirmesi gereklidir.

6. Yeni dönemde toplumsal faaliyetler açısından STK'ların daha etkin ve önemli bir rol oynaması beklenmektedir. Bu doğrultuda, genel olarak STK'ların, özel olarak da Kafkas derneklerin etki ve sorumluluk alanları genişleyecektir. Türkiye'deki Kafkas derneklerinin mevcut dağınık yapısından kurtularak merkezi yapılanmasını tamamlaması bu süreçte daha da önem kazanmaktadır, çünkü zayıf ve birbirinde kopuk derneklerin herhangi bir etkinlik gösterme şansı yoktur.

Yazımızın başında belirttiğimiz gibi Avrupa Birliği önümüzdeki yıllarda yeni açılımlar ve fırsatlar sunmaktadır. Bu açılımlardan yararlanabilmek için bilgili, yetenekli, örgütlü ve en önemlisi istekli olmak şarttır. Aksi taktirde büyük fırsatlar büyük engellere de dönüşebilecektir.

BİLGİ / BELGE

  • Son Eklenenler
  • Çok Okunanlar
  • Rastgele